Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar hocamız “Turan Diyarından Balkan Diyarına İslam’ın Medeniyet Formu” başlıklı konuşmasına 15 Temmuz’un Türkiye’nin yakın tarihinde bıraktığı derin izlere dikkat çekerek başladı. Bu hadiseyi yalnızca siyasi bir teşebbüs olarak değil; “ele geçirilen maneviyat” ve “rehin alınan maneviyat” üzerinden dinî değerlerin nasıl istismar edilebildiğini gösteren ibretlik bir toplumsal kırılma olarak değerlendirdi. İnsanı, toplumu ve devleti yönlendirmenin en hassas yollarından birinin maneviyat üzerinden gerçekleştirilen manipülasyonlar olduğunu belirten hocamız, akıl, bilgi ve hikmet ekseninde gelişmeyen dinî anlayışların istismara açık hâle gelebileceğini vurguladı.
Konferansın ana ekseninde hocamız, Çin sınırlarından Türkistan, Mâverâünnehir, Horasan ve Anadolu üzerinden Balkanlara uzanan hattı “Kuzey İslam Dünyası” kavramıyla ele aldı. Bu coğrafyanın İslam öncesinden itibaren şehirleşme, mimari, askerlik, dil, alfabe, bilim ve devlet geleneği bakımından güçlü bir birikime sahip olduğunu; Müslümanların burada boş bir alanla değil, köklü bir tarih ve hikmet mirasıyla karşılaştıklarını belirtti. İslam’ın bu mirası ortadan kaldırmak yerine kendi temel ilkeleri doğrultusunda yeniden yorumladığını; özellikle Tâhirîler, Sâmânîler ve Karahanlılar döneminde Türk, İran ve diğer yerel unsurların tarihî tecrübeleriyle İslam’ın kök değerlerini buluşturan yeni bir medeniyet terkibinin ortaya çıktığını ifade etti.
Bu çerçevede hocamız, “İslam’ın medeniyet formu” kavramı üzerinde durarak, İslam’ın değişmez ilkeleri ile bunların tarih, insan ve coğrafyadaki beşerî biçimlerinin birbirinden ayrılması gerektiğini belirtti. Medeniyetin, ilahî olanın farklı zaman ve mekânlarda kurumlara, sanat anlayışlarına, düşünce geleneklerine ve toplumsal yapılara dönüşmesiyle; bu nedenle aynı inanç köklerinden beslenen toplumların farklı medeniyet biçimleri geliştirebildiğini ifade etti. Hocamız ayrıca Turan diyarının medeniyet karakterini belirleyen temel kavramın hikmet olduğunu; hikmeti yalnızca tasavvufî veya mistik bir kavram olarak değil, aklın, mantığın, felsefenin, müspet bilimlerin ve rivayet ilimlerinin sentezinden doğan kuşatıcı bir kavrayış olarak tanımladı.
Konuşmanın önemli vurgularından biri de medeniyetin üzerinde yükseldiği temel unsurlar oldu. Hocamız; insan, zaman, mekân, millet, tarih ve coğrafyayı medeniyetin “granit zemini” olarak tanımladı. Devletin ise bu birikimin kurumsallaşmasını sağlayan temel yapı olduğunu ifade ederek, medeniyetlerin ancak güçlü kurumlar ve siyasal organizasyonlar içerisinde süreklilik kazanabildiğini dile getirdi.
Bu medeniyet tasavvurunun tarih boyunca nasıl somutlaştığını açıklayan hocamız, Turan diyarından Balkanlara uzanan ilmî ve kültürel hareketliliğe de dikkat çekti. Bu hareketliliğin yalnızca insanların değil; metinlerin, ilimlerin ve düşünce geleneklerinin dolaşımıyla gerçekleştiğini belirtti. Turan diyarının daha çok kaynak ve ilim üreten, Balkanların ise insan yetiştiren bir karakter taşıdığını; İstanbul’un ise bu iki damarın birleştiği merkez hâline geldiğini ifade etti. Edirne, Üsküp, Saraybosna ve Filibe medreselerinin Osmanlı ilmiye teşkilatındaki yerine dikkat çekerek, bu şehirlerin yetiştirdiği âlimlerin Osmanlı’nın ilmî ve idarî yapısının oluşumunda önemli roller üstlendiklerini dile getirdi.
Konuşmasının ilerleyen bölümünde hocamız, modern dönemde medeniyet, ulus devlet ve ümmet kavramları etrafında yürütülen tartışmalara da değindi. Medeniyetin belirli bir plan doğrultusunda kurulabilecek statik bir yapı olmadığını; insanların inançlarını anlamaları, içinde yaşadıkları şartlarla ilişki kurmaları, üretmeleri ve farklı toplumlarla etkileşimleri sonucunda tarih içerisinde tabiî olarak oluştuğunu ifade etti. Aynı şekilde ulus devletlerin tarihsel bir gerçeklik olduğunu; ancak ümmet bilincinin bunların üzerinde manevi bir aidiyet ve ortak değer zemini oluşturduğunu belirtti.
Hocamız ayrıca yenilenme meselesi üzerinde durarak, İslam düşüncesinde yeniliğin yabancı bir unsur olmadığını, aksine tarih boyunca ilim ve hikmet geleneğinin sürekli yeni şartlara cevap üreterek geliştiğini ifade etti. Geçmişi bütünüyle reddeden yaklaşımların da, geçmişi mutlaklaştıran anlayışların da sağlıklı olmadığını; esas olanın usul fikrini koruyarak gelenek ile yeniliği birlikte değerlendirebilmek olduğunu vurguladı. Bu bağlamda farklı düşüncelerin karşılaşmasının hakikati görünür kılan tabiî bir süreç olduğuna dikkat çekerek, eleştirel düşüncenin ve ilmî diyaloğun önemini hatırlattı.
Sonuç olarak hocamız, Turan diyarından Balkanlara uzanan medeniyet tecrübesinin hikmet, usul, ilim, üretim ve kurumsallaşma ekseninde şekillenen büyük bir tarihsel birikimi temsil ettiğini ortaya koydu. Bu mirasın geleceğe taşınabilmesi için geçmişi romantize etmekten ziyade onu doğru anlamanın, farklı bilgi gelenekleriyle ilişki kurmanın, yeni fikirlere açık olmanın ve hikmet merkezli bir ilim anlayışını çağın şartları içerisinde yeniden inşa etmenin gerekliliğini vurguladı. Konferans, Mâverâünnehir’in ilim ve hikmet mirasının bugünün dünyasında yeniden düşünülmesi gerektiğine dair güçlü bir perspektif sunarak tamamlandı.

