Prof. Dr. Hasan Ayık hocamız, “Hanefi Dünyasında Selefîlik Sorunu” başlıklı konuşmasına, dini anlama ve yorumlamada aklın paranteze alınmasının doğurduğu metodolojik çıkmazlara dikkat çekerek başladı. Hocamız, aklın devreden çıkarıldığı bir dinî anlayışın lafız merkezli kalarak evrenselliğini yitireceğini, dini yalnızca belirli bir coğrafyaya (Hicaz bölgesi örf ve adetlerine) hapsedeceğini belirtti. Fârâbî’nin akıl nazariyesindeki “müstefad akıl” kavramına atıfta bulunarak, bu aklın “vahiyden yararlanabilen akıl” olduğunu; peygamberler dışındaki insanların vahiyden faydalanabilmesi için olayları kişi, zaman ve mekândan soyutlayıp kavramlaştırabilen bu akli düzeye ulaşmaları gerektiğini vurguladı. Aklın dışlandığı yerde ise geriye yalnızca duygu, dostluk, düşmanlık ve taraftarlık hisleriyle hareket eden ve toplumu bölen “vehim” (müvehhime yetisi) gücünün egemen olacağını ifade etti.
Hocamız, konuşmasının devamında tarihsel süreçteki zihnî kırılmaları iki ana dönem üzerinden analiz etti: Mihne ve Karşı Mihne dönemleri. Halife Me’mûn ile başlayan ve Kur’an’ın mahluk olup olmadığı tartışması üzerinden şekillenen birinci Mihne döneminde, Mu’tezile’nin resmi görüşü dayatmasıyla ulemanın büyük baskılar gördüğünü hatırlattı. Bu süreçte Ahmet bin Hanbel’in omurgalı duruşuna dikkat çeken hocamız, Halife Mütevekkil ile bu dönemin kapanmasının ardından felsefi literatürde ilk kez kendisinin kavramsallaştırdığı “Karşı Mihne” sürecinin başladığını belirtti. Karşı Mihne ile birlikte Hanbelî ve Selefî fikirlerin Abbasi Devleti’nin resmî ideolojisi haline geldiğini; tasavvufun dahi yavaş yavaş geri adım atarak asıl ilmi fıkıh ve hadise indirgemek zorunda kaldığını ifade etti. Bu durumun medreselerden akli ilimleri (kelam, felsefe) ve fen bilimlerini (fizik, astronomi, biyoloji) tasfiye ettiğini; anlama yöntemi yerine ezberci yöntemin ikame edildiğini ve bunun da İslam dünyasında ilmi kuruttuğunu derin bir esefle dile getirdi.
Bu çerçevede hocamız, hakikat kavramının teorik düzeyde istismarına karşı bir mantıkçı olarak kelime tahlillerinde bulundu. Arapça “hukka” (eklem yeri) kökünden türeyen “hak” kavramı üzerinden özgün bir metafor sunarak; bir fikrin, dünya görüşünün ya da mezhebin teorik olarak doğrudan “Hak” olamayacağını, ancak uygulandığı toplumsal zeminde adalet, merhamet ve mutluluk (saadet-i dareyn) üretebildiği ölçüde “hakkı tahakkuk ettirebileceğini” belirtti. İbn Teymiyye ile birlikte Selefîliğin “Tek Hak Mezhep” olarak konumlandırılmasının zımnen diğer tüm yorumları batıl kılan dışlayıcı bir zihniyete yol açtığını; bunun da günümüz dünyasındaki kolayca tekfir eden dışlayıcı Selefî marjinal yapıların düşünsel zeminini beslediğini vurguladı.
Hocamız, Hicaz fıkhının ve Arap örfünün tek mutlak kaynak olarak dayatılmasına karşı, İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin geliştirdiği yerel örfü fıkıhta kaynak kabul etme girişimini bu çıkmaz sokağı yarmanın tarihî bir hamlesi olarak değerlendirdi. Ebû Hanîfe’nin keskin zekasıyla ortaya koyduğu “Hum ricalün ve nahnü rical” (Onlar adamsa biz de adamız / bizim de aklımız var) duruşunun, vahyin evrensel ahlaki ilkelerini yerel kültürlerin pratikleriyle buluşturma çabası olduğunu ifade etti. Ebû Hanîfe’nin inanç ve ameli birbirinden ayırarak günahkâr müminleri dışlamayan kuşatıcı yaklaşımını ve “bana kafir diyenlere ben kafir demem” şeklindeki engin hoşgörüsünü hatırlatarak; bu yaklaşımın, İslam’ı yeni kabul eden ve dini detaylara henüz vakıf olmayan topluluklara tanınan pedagojik bir mühlet ve merhamet alanı olduğunu belirtti.

