Hikmet ve İrfan Yurdu: Maveraünnehir [5. Mâverâünnehir Yaz Seminerleri]

Prof. Dr. Ferhat Gökçe, “Hikmet ve İrfan Yurdu: Maveraünnehir” başlıklı konuşmasında, şu hususlar üzerinde durdu:

Prof. Dr. Ferhat Gökçe, Maveraünnehir eksenli marifet ve hikmet geleneğini Anadolu ve Endülüs irtibatı üzerinden bütüncül bir yaklaşımla ele almıştır. İslam irfan geleneğinin coğrafi sınırları aşan zihni ve manevi köprüler kurduğunu belirten Gökçe, Maveraünnehir’de Hakîm et-Tirmizî (ö. 320/932) ile temelleri atılan felsefi tasavvufun, Endülüs’te Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin (ö. 638/1240) nazari sistemiyle zirveye ulaştığını, Anadolu’da ise Sadreddin Konevî (ö. 673/1274) ve ilmi amel ile birleştiren Hacı Bayrâm-ı Velî (ö. 833/1430) gibi mutasavvıflarla Osmanlı irfan geleneğinin omurgasını şekillendirdiğini ifade etmiştir. Bu silsilenin merkezindeki Hakîm et-Tirmizî; Nevâdirü’l-Usûl adlı eseriyle ilk hadis şerhini ortaya koymuş, velayetin mertebelerini tartıştığı Hatmü’l-evliyâeseriyle İbnü’l-Arabî gibi haleflerine ilham kaynağı olmuş ve kulun ahlaki ve kalbi sorumluluklarını Kitâbü’l-Hukūk eseriyle geniş bir hikmet manzumesi olarak formüle etmiştir.

Tirmizî ayrıca, Allah’ın nimetlerini ikrar etme esasına dayalı Büdüvvü şe’n eseriyle İslam kültür tarihindeki ilk özgün otobiyografi örneklerinden birini vermiştir. Hocamız, bu noktada Batı literatürünün otobiyografi meselesine yaklaşımına değinmiştir. Batı dünyası, bu tür metinleri daha çok kendi kültürüne yakıştırıp Doğu dünyasına pek kondurmasa da İslam geleneğinde Hâris el-Muhâsibî (ö. 243/857) ve ardından Hakîm et-Tirmizî ile bu türün ilk örnekleri verilmiştir. Batı literatürü bir metni otobiyografi olarak kabul etmek için bireysellik/el-ferdiyye ve itiraf gibi şartlar aramakta, Jean-Jacques Rousseau’nun (ö. 1712-1778) İtiraflargibi eserleri bu yüzden temel saymaktadır. İslam geleneğindeki otobiyografi yazıcılığı ise övgü ya da salt bir itiraf amacıyla değil, Tirmizî ve sonraki dönemde İmam Süyûtî’nin (ö. 911/1505) yaptığı gibi tamamen ilahi nimetleri zikretmek, ulaşılan manevi dereceyle insanlara rehberlik etmek, şükrün devamını sağlamak ve sonraki nesillere sahih bir kaynak bırakmak gibi ahlaki ve manevi gerekçelere dayanmaktadır.

Fıkhın günümüzde yalnızca zahiri ve hukuki normlara indirgenerek ilim mizanının bozulmasını eleştiren Prof. Dr. Ferhat Gökçe; asıl anlamı derinlemesine fehmetmek olan fıkhın, kabuk ile öz, suret ile siret, hüküm ile hikmet gibi temel ikilemleri bir mizan dairesinde cemeden zahir-batın dengesine dayanması gerektiğini vurgulamıştır. Bu irfânî mizan içinde marifet, ameli tasavvufta kendini bilme, nefs-şeytan irtibatı, kalbi ameller ve Allah’ın mahiyetini bilme olarak formüle edilirken; nazari tasavvufta Hakikatleri, Hakkın eşyanın üzerindeki tecellisini, Hakkın hitap şeklini, varlıktaki kemâlâtı ve noksanlığı, kendini ve bitişik-ayrık hayal alemini bilmeyi kapsayan yedi yeni katmanla derinleşmiştir. Tirmizî’nin Kitâbü’l-Hukūk’ta kurguladığı; peygamberden sultana, ulemadan müezzine ve nihayet varlıklara uzanan sistematik sorumluluk hiyerarşisi de bu mizanı görünür kılmaktadır.

Sonuç olarak, irfan geleneğinde sünnete ittiba, Hz. Peygamber’in zahiri amellerini şeklen taklit etmekten ibaret olmayıp, O’nun halleriyle hallenmektir. Kişi dinlediği, fehmettiği ve hıfzettiği ilmi amel edip neşrettikçe, lafızların katı normlarından sıyrılıp kalbindeki perdeleri kaldıracak ve irfan geleneğinin nihai menzili olan Marifetullah’a ve hikmet-i hikmete vasıl olacaktır.

X’de paylaşılmıştır.