Maveraünnehir: Hikmet ve Felsefe [5. Mâverâünnehir Yaz Seminerleri]

Prof. Dr. Nuri Adıgüzel, programımız kapsamında verdiği “Maveraünnehir: Hikmet ve Felsefe” başlıklı seminerinde, Maveraünnehir havzasında gelişen hikmet ve felsefe geleneğinin İslam düşüncesine ve dünya düşünce tarihine yaptığı katkıları ele almıştır. Hocamız, konuyu somutlaştırmak amacıyla özellikle İbn Sînâ’nın el-Mebdeʾ ve’l-Meʿâd adlı eserinden hareket etmiş; İslam filozoflarının varlık, bilgi ve Tanrı tasavvurlarını vâcibü’l-vücûd ve mümkinü’l-vücûd kavramları çerçevesinde değerlendirmiştir.

Seminerin başlangıcında her medeniyetin üzerine inşa edildiği temel bir ilkeye sahip olduğunu belirten hocamız, İslam medeniyetinin kurucu ilkesinin tevhid olduğunu vurgulamıştır. Buna göre İslam düşüncesinde varlık, bilgi ve ahlak alanları birbirinden bağımsız biçimde değil, tevhid ilkesi etrafında bütüncül bir şekilde ele alınmıştır. İslam filozoflarının düşünce sistemlerinin merkezinde de nihai olarak Allah ve O’nun varlık âlemiyle ilişkisi bulunmaktadır.

Hocamız, İbn Sînâ’nın el-Mebdeʾ ve’l-Meʿâd adlı eserinden hareketle vâcibü’l-vücûd kavramının ne anlama geldiğini ve bu kavramın Allah’ın iradesiyle nasıl ilişkilendirildiğini seminerin temel meselelerinden biri olarak ele almıştır. Varlıkların sebepleri sürekli olarak geriye doğru götürüldüğünde bu açıklamanın sonsuza kadar devam edemeyeceğini; varlığın hakikatini açıklayabilmek için kendisi başka bir sebebe muhtaç olmayan nihai bir varlıkta durulması gerektiğini belirtmiştir. İslam filozoflarının terminolojisinde bu nihai varlık Vâcibü’l-Vücûd, yani varlığı kendinden olan ve var olması zorunlu bulunan Allah’tır.

Bu çerçevede hocamız, vâcibü’l-vücûd ile mümkinü’l-vücûd arasındaki temel farkı açıklamıştır. Mümkün varlıklar, varlıkları kendilerinden olmayan, var olmaları da yok olmaları da düşünülebilen ve var olabilmek için bir sebebe ihtiyaç duyan varlıklardır. Vâcibü’l-vücûd ise varlığı başka bir varlığa bağlı olmayan ve yokluğu aklen düşünülemeyen zorunlu varlıktır. Dolayısıyla İslam filozoflarına göre Allah hakkında yokluk düşünülemez; O’nun varlığı aklî bakımdan zorunludur.

Seminerde üzerinde durulan önemli meselelerden biri de Allah’ın ilim ve irade sıfatlarının nasıl anlaşılması gerektiğidir. Hocamız, Allah’ın bilmesi ve irade etmesinin insanın bilmesi ve irade etmesiyle aynı şekilde düşünülmemesi gerektiğine özellikle dikkat çekmiştir. İnsan iradesinde farklı imkânlar arasında tercih ve seçim söz konusuyken Allah’ın iradesi, insanın sınırlı ve alternatifler arasında tercihte bulunan iradesine benzemez. Allah mutlak kudret sahibidir ve bir şeyin var olmasını irade ettiğinde o şey meydana gelir. Hocamız bu hususu Kur’an’daki kün fe-yekûn, yani Ol der ve olur ifadesiyle açıklamıştır.

İslam filozoflarının Allah’ın ilmi konusundaki yaklaşımına da değinen hocamız, Allah’ın kendi zatını bilmesi ile mümkün varlıkların meydana gelişi arasında kurulan ilişkiyi açıklamıştır. Bununla birlikte Allah’ın akletmesi neden söz edilirken bunun insandaki düşünme ve akıl yürütme faaliyetiyle aynı anlamda anlaşılmaması gerektiğini vurgulamıştır. Zira Allah’ın ilmi, iradesi ve kudreti yaratılmış varlıklara ait niteliklerle ölçülemez ve insanî özelliklerle açıklanamaz.
Hocamız ayrıca İslam felsefesindeki sudûr teorisine temas etmiş ve filozofların varlık âleminin İlk İlke’den meydana gelişini açıklarken kullandıkları “feyezân” ve “sudûr” kavramlarını değerlendirmiştir. Bu bağlamda Fârâbî ve İbn Sînâ’nın yaklaşımlarındaki bazı farklılıklara dikkat çekmiş; özellikle İbn Sînâ açısından bütün mümkün varlıkların varlığının nihai olarak Vâcibü’l-Vücûd’a dayandığını ifade etmiştir. Böylece varlık düzeninin kaynağında Allah’ın ilmi, iradesi ve zorunlu varlığı bulunduğu üzerinde durulmuştur.

Seminerin devamında varlıkların yapısı bağlamında cevher ve araz ayrımına da değinilmiş, mümkün varlıkların ontolojik konumu bu kavramlar üzerinden değerlendirilmiştir. Böylece İslam filozoflarının yalnızca Allah’ın varlığını temellendirmeye çalışmadıkları, aynı zamanda bütün varlık düzenini tevhid ilkesi çerçevesinde anlamlandırmaya yönelik kapsamlı bir metafizik sistem geliştirdikleri ortaya konulmuştur.

Sonuç olarak hocamız, İslam filozoflarının varlık, bilgi ve ahlak anlayışlarını tevhid merkezli bir bütünlük içerisinde inşa ettiklerini vurgulamıştır. İslam düşüncesinde Allah yalnızca metafizik bir araştırmanın konusu değil, bütün varlığın ve bilginin kendisine dayandığı nihai ilkedir. Hocamız, Maveraünnehir’de gelişen hikmet ve felsefe geleneğinin, özellikle İbn Sînâ gibi büyük düşünürler aracılığıyla tevhid ilkesini güçlü bir felsefî ve metafizik sistem içerisinde ele alarak İslam düşünce tarihine kalıcı katkılar sunduğuna işaret ederek seminerini tamamlamıştır.

X’de paylaşılmıştır.