V. Mâverâünnehir Yaz Seminerleri kapsamında gerçekleştirilen “İslam Düşüncesinde Usûl ve Metodoloji” dersinde Prof. Dr. Mehmet Görmez, “Ulûm-i İslâmiyye ne işe yarar? İslâmî ilimler bugüne ne söyler?” soruları çerçevesinde İslâmî ilimlerin gayesini, usûlün mahiyetini ve klasik ilimlerin çağımızla nasıl ilişki kurması gerektiğini ele aldı. Ders boyunca, İslâmî ilimlerin yalnızca geçmişten aktarılan bir bilgi mirası değil; vahyi doğru anlamayı, onu hayatla buluşturmayı ve çağın meselelerine çözüm üretebilmeyi mümkün kılan bir metodoloji olduğu vurgulandı.
Hocamız, İslâmî ilimlerin ortaya çıkış gayesinin naslardan doğru hüküm çıkarmak ve İslâm’ın sürekliliğini temin etmek olduğunu ifade etti. Ancak bugün asıl mesele, hadis, fıkıh, tefsir ve diğer klasik ilimleri yalnızca okumak değil; onların bugünün insanına ne söylediğini ve çağdaş meselelerle nasıl ilişki kurduğunu ortaya koyabilmektir. Bu noktada karşı karşıya bulunduğumuz temel sorunun bilgi eksikliği değil, bir usûl problemi olduğu belirtildi.
Bu çerçevede Ulûm-i İslâmiyye ile meşgul olanlar Ashâb-ı Kehf kıssası üzerinden örneklendirildi. Ashâb-ı Kehf uzun yıllar sonra uyandıklarında bambaşka bir dünyayla karşılaşmış, yanlarında getirdikleri para artık hiçbir değer ifade etmez hâle gelmişti. Benzer şekilde bugün de klasik eserleri okuyup ilimleri tahsil ediyor; ancak bu birikimi yaşadığımız dünyanın diliyle yeniden kuramıyor ve hayatın içine taşıyamıyorsak, bilgi ile vakıa arasındaki bağ kopmuş oluyor. İşte usûlün temel vazifesi de bu irtibatı yeniden kurabilmektir.
Bu noktada hocamız, İslâm düşünce geleneğinde ilim ile amel arasındaki ilişkinin merkezî önemine dikkat çekti. İmam Gazzâlî’nin İhyâ’sı, Hatîb el-Bağdâdî’nin İktidâu’l-İlmi el-Amel’i, Âcurrî’nin Ahlâku’l-Ulemâ’sı, İbn Abdilberr’in Câmiʿu Beyâni’l-İlm, İbnü’l-Cevzî’nin Telbîsü İblîs’i ve Tâhâ Abdurrahman’ın Suâlü’l-Amel adlı eserleri üzerinden ilmin amelden kopmasının doğuracağı kriz ele alındı. Buradaki amelin yalnızca bireysel ibadetler değil; ilmin toplumsal hayata, vakıaya ve medeniyete dönüşmesi anlamına geldiği vurgulandı.
İlim ile hayat arasındaki bu ilişkinin nasıl kurulacağını açıklamak üzere hocamız, dinî metinleri anlamanın beş mertebesinden söz etti. İlk mertebe nakil, tercüme, rivayet ve taklit düzeyidir; burada henüz gerçek anlamda ilim başlamamıştır. İkinci mertebede metin açıklanır ve yorumlanır. Üçüncü mertebede ise hükümlerin illetini, hikmetini ve makâsıdını kavrayan ehl-i tahkik ortaya çıkar. Dördüncü mertebe, bu bilgiyi hayata ve vakıaya taşıma aşamasıdır. Beşinci ve en üst mertebe ise bütün bu aşamaları kuşatan ve yeni meseleler karşısında usûle bağlı çözümler üretebilmeyi ifade eden içtihat mertebesidir.
Bu anlayışın sağlıklı biçimde inşa edilebilmesi için vahyin insana ulaşırken kullandığı üç beşerî aracın doğru anlaşılması gerektiği ifade edildi. Bunlardan ilki dildir. İlâhî hakikat, çok anlamlı ve sınırlı bir beşer diliyle ifade edilmiştir; bu sebeple dilin imkân ve sınırlarını belirleyen şey usûldür. İkinci araç Hz. Peygamber’dir. Vahiy ilâhî olmakla birlikte onu tebliğ eden peygamber beşerdir ve onun risâlet göreviyle beşerî yönü birlikte değerlendirilmelidir. Üçüncü araç ise tarihî ve toplumsal bağlamdır. Vahiy belirli bir zaman ve mekâna hitap etmiş; dolayısıyla nüzûl ortamı, ayetlerin anlaşılmasını mümkün kılan vazgeçilmez bir unsur olmuştur. Bu üç unsurla sahih bir ilişki kurabilmenin yolu ise usûlden geçmektedir.
Dersin son bölümünde hocamız, usûlün birbirinden bağımsız kurallar bütünü değil, bütün İslâmî ilimleri birbirine bağlayan bir ilişkiler ağı olduğunu vurguladı. Tenzil ile tekvin, tenzil ile teşrî, akıl ile nakil, lafız ile mana, zahir ile bâtın, maksat ile vesile, sabite ile değişken ve tenzil ile tevil gibi on yedi temel ilişkinin bu bütünün omurgasını oluşturduğu ifade edildi. Bu ilişkilerden herhangi birinin zedelenmesi, düşünce sisteminin bütününü etkilemekte; nitekim tenzil ile tekvin arasındaki bağın zayıflaması, ilimler arasındaki bütünlüğün kaybolmasına ve İslâmî ilimlerin tabiat ve kâinatla kurduğu ilişkinin zayıflamasına yol açmaktadır.
Özetle derste, usûlün yalnızca fıkıh usûlüne ait teknik bir disiplin olmadığı; vahyi, insanı, dili, tarihi ve hayatı aynı bütün içerisinde okuyabilmeyi sağlayan kapsamlı bir düşünme yöntemi olduğu vurgulandı. İslâmî ilimler, ancak bu bütüncül usûl anlayışıyla geçmişten devraldığı mirası bugünün dünyasına taşıyabilir ve geleceğe dair sahih bir istikamet ortaya koyabilir.

