Haya/t Ahlakı [5. Mâverâünnehir Yaz Seminerleri]

Mâverâünnehir Yaz Seminerlerinin bugünkü oturumunda Enstitü Başkanımız Prof. Dr. Mehmet Görmez, Kur’ân-ı Kerîm’deki mesellerden hareketle vahyin tarih içindeki serüvenini ve usûlün medeniyet inşasındaki kurucu rolünü ele aldı.

Kur’ân-ı Kerîm’deki her mesel başlı başına bir anlam dünyasıdır. Bu sebeple Kur’an yalnızca hükümleriyle değil, meselleriyle de yeniden okunmalıdır. Meseller, teşbih ve istiâreden farklı olarak hakikati zihne yaklaştıran, insana tefekkür ve edebî zevk kazandıran ilahî bir anlatım biçimidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Allah gökten bir su indirdi; dereler kendi hacimleri ölçüsünde aktı. Sel, üste çıkan köpüğü alıp götürdü. İnsanların süs eşyası veya başka bir fayda elde etmek için ateşte erittikleri madenlerde de buna benzer bir köpük oluşur. İşte Allah hak ile bâtılı böyle temsil eder. Köpük yok olup gider; insanlara fayda veren ise yeryüzünde kalır. Allah işte böyle misaller verir.” (er-Ra‘d, 13/17) buyurur. Yine “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onun gereğini yerine getirmeyenlerin durumu, sırtında kitaplar taşıyan merkebin durumuna benzer.” (el-Cum‘a, 62/5) ve “Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, Allah korkusundan onun boyun eğerek paramparça olduğunu görürdün. İşte biz bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.” (el-Haşr, 59/21) ayetleri de mesellerin tefekküre açılan kapılar olduğunu gösterir.

Meselleri anlayabilmek için tefekkür, gerçek anlamda tefekkür edebilmek için de Kur’an’ın mesellerini anlamak gerekir. Kur’an’da yer alan meseller yalnızca bir belâgat sanatı değil, insanın hakikati kavramasına rehberlik eden ilahî bir eğitim yöntemidir.

Fahreddin er-Râzî, er-Ra‘d sûresinin 17. ayetinde geçen, “Allah gökten bir su indirdi; dereler kendi hacimleri ölçüsünde aktı. Sel, üste çıkan köpüğü alıp götürdü… İşte Allah hak ile bâtılı böyle temsil eder… Allah işte böyle misaller verir.” ayetine dikkat çekerek buradaki suyun vahiy ve Kur’an’ı, vadilerin ise insanlar ve devletleri temsil ettiğini söyler. Bu benzetmeye göre vahiy bir nehir gibi Hira Mağarası’ndan doğmuş; aktığı her yerde insanı arındırmış, ilim ve medeniyet inşa etmiştir. Mâverâünnehir’de, Endülüs’te ve Kuzey Afrika’da aynı nehir farklı medeniyet havzalarına hayat vermiştir. İslam Düşünce Enstitüsü’nün kuruluş gayesi de bu vahiy nehrini yeniden akıtmaktır.

Ancak tarih boyunca bu nehir iki büyük tehlikeyle karşılaşmıştır. İlki, ana mecradan ayrılan kolların zamanla ana kaynakla bağını koparmasıdır. Ana nehirle irtibatını koruyan yapılar mezhepleri oluşturmuş, farklı coğrafyaları beslemiş ve İslam düşüncesini zenginleştirmiştir. Buna karşılık ana kaynaktan kopan yapılar zamanla hizip ve fırkalara dönüşmüştür.

İkinci tehlike ise vahiy suyuna yabancı unsurların karışmasıdır. Uydurma rivayetler, aşırıların tahrifleri, bâtıl ehlinin dine kattıkları ve cahillerin yanlış tevilleri, vahyin safiyetini bozan başlıca sebepler olmuştur. Henüz hicrî birinci asrın sonlarında Kur’an’ın lafzını değiştiremeyenler bu defa anlamını tahrif etmeye yönelmiş, hadislerin arasına da uydurma rivayetler karıştırılmıştır.

Cenâb-ı Hak, “Şüphesiz zikri (Kur’an’ı) biz indirdik; onu koruyacak olan da elbette biziz.” (el-Hicr, 15/9) buyurarak vahyin korunacağını vaat etmiştir. Bu ilahî muhafaza, tarih boyunca ulûm-i İslâmiyye sayesinde gerçekleşmiştir.

Ulûm-i İslâmiyye, İslam medeniyetini dört temel unsur üzerine inşa etmiştir. Mevcudiyet, Kur’an ve sünnet sayesinde dinin asli varlığını korumuştur. Meşruiyet, fıkıh ve ahlâk yoluyla dinî hayatın sağlam zeminini oluşturmuştur. Makuliyet, kelâm ve felsefe aracılığıyla aklın sorularına cevap vererek inancı temellendirmiştir. Mevsûkiyet ise hadis ve haber ilimleri sayesinde rivayetlerin güvenilirliğini teminat altına almıştır. Böylece vahiy nehri karşılaştığı bütün tehlikelere rağmen akmaya devam etmiş ve medeniyetin kurucu kaynağı olmuştur.

Bu süreçte asıl belirleyici olan, her ilmin bir usûle, menhece, mîyara, mîzana ve furkana sahip olmasıdır. Bu sebeple usûl ilimleri bütün İslâmî ilimlerin omurgasını oluşturur. Başta usûl-i fıkıh olmak üzere usûl ilimleri yalnızca kurucu nasları doğru anlamanın değil, kurucu nas ile hayat, vahiy ile akıl ve gelenek ile gelecek arasında sahih bir ilişki kurmanın da temelidir.

Bunu açıklamak için kumaş üreten bir fabrika örneği verilebilir. Her gün binlerce metre kumaş üreten bir fabrikanın her metresinde delik oluştuğunu düşünelim. Bir çözüm, binlerce işçi çalıştırarak bu delikleri tek tek dikmektir. Diğer çözüm ise deliklere sebep olan makineyi tamir etmektir. Kalıcı çözüm ikinci yoldur. Bugün yanlış fetvaların ve hatalı tevillerin çözümü de tek tek sonuçlarla uğraşmak değil, onları ortaya çıkaran usûlü yeniden inşa etmektir.

Dinin asılları vahiy ile belirlenir; ancak akıl ile temellendirilir. İmam Mâtürîdî’nin ifadesiyle, “Vahyi yüceltmek için aklı küçültmeyin; aklı yüceltmek için de vahyi küçültmeyin.” Vahiy dışarıdan gelen bir akıl, insan aklı ise içeriden işleyen bir akıldır. Aklî ilimler gıda, naklî ilimler ise ilaç gibidir. Gıdayı ilaç yerine, ilacı da gıda yerine koymak dengeyi bozar. Bu dengeyi sağlayan ise usûldür.

On sekizinci yüzyıldan itibaren vahiy nehrinin akışı yavaşlamış, bu duruma karşı farklı çözüm arayışları ortaya çıkmıştır. Bir kesim çareyi yalnızca Hira’ya dönmekte görmüş; Kur’an ve sünnete dönüşü esas alırken tarih boyunca ortaya çıkan her yeniliği bid‘at kabul etmiştir. Bir başka kesim vahiy suyunu modern laboratuvarlarda tahlil etmeye çalışmış; modern düşünceyi esas almıştır. Bir diğer anlayış ise suyun kirlenmemesi için önüne bent kurmayı tercih etmiş; oysa akan suyun temiz, duran suyun ise zamanla kirli hâle geldiğini gözden kaçırmıştır.

İhtiyaç duyulan ise vahiy nehrini yeniden akıtmaktır. Geçmişte usûl ve menhec ilimleri bu nehrin akışını nasıl sağladıysa, bugün de tecdid, ihya ve ıslah anlayışıyla aynı görev yeniden üstlenilmelidir. İlim, hikmet, marifet, usûl ve menhec üzerine kurulan bu çabanın hedefi, İslam medeniyetinin mevcudiyetini, meşruiyetini, makuliyetini ve mevsûkiyetini yeniden inşa etmektir.

X’de paylaşılmıştır.