Prof. Dr. Ülfet Görgülü, 5. Mâverâünnehir Seminerleri kapsamında “İslam’ın Beden Anlayışı – Bedenin Sahibi Kim?” başlıklı bir ders vermiştir.
Bu derste, İslam’daki insan ve beden tasavvuru ele alınmış ve modern tıpta yaşanan gelişmelerle ilişkilendirilerek konu fıkhi açıdan değerlendirilmiştir.
Konuşmasına “İnsan nedir?” ve “İnsan kimdir?” sorularıyla başlayan Ülfet Görgülü Hocamız, bu iki soru etrafında öğrencileri önce insanın mahiyeti, ardından da insanın ferdi kimliği üzerinde düşünmeye yöneltmiştir. “İnsan nedir?” sorusu biyolojik, felsefi, antropolojik ve sosyolojik açılardan değerlendirilirken; “İnsan kimdir?” sorusunun teoloji ve ahlak felsefesi bağlamında ele alındığını belirten hocamız, insanı doğru anlamak için her iki sorunun birlikte sorulmasının önem taşıdığını vurgulamıştır. İnsanın “Ben kimim?” sorusunu sormasının da özünde kendini tanıma, varoluşunu anlamlandırma ve yaratılış gayesini idrak etme çabasının bir yansıması olduğu üzerinde durmuştur. Bunun yanında tarih boyunca insana ilişkin farklı tanımların yapıldığına değinmiş; örneğin insanın, “akıl, irade, hürriyet sahibi bir varlık” olma özelliği üzerinden de tarif edildiğini belirtmiştir. Bu çerçevede René Descartes’ın düalist yaklaşımına temas ederek insanı ruh ve beden şeklinde iki ayrı unsur üzerinden ele alındığını, bu ayrım sonucunda ruhun dinin, bedenin ise bilimin alanına bırakıldığını ifade etmiştir. Böylece beden, bilim ve teknolojinin müdahalesine açık, üzerinde sınırsız biçimde tasarrufta bulunulabilecek bir nesneye indirgenme riskiyle karşı karşıya kalmıştır.
Görgülü, ardından “Beden nedir?” ve “Bedenin sahibi kimdir?” sorularını ele almıştır. Bu çerçevede bedenin fiziki yapısı, rengi ve kütlesi gibi maddi özellikleri üzerinden ya da ırk ve cinsiyet gibi kimlik unsurları bağlamında tanımlanabileceğini ancak beden algısının şekillenmesinde dinî inançların ve kültürel kodların belirleyici olduğunu vurgulamıştır. Bu çerçevede “emanet beden” ve “mülk beden” olmak üzere iki farklı beden anlayışı üzerinde durmuştur. Dinî düşüncede öne çıkan emanet beden anlayışına karşılık, modern dönemde bedenin kişinin mülkiyetinde bulunduğunu savunan mülk beden anlayışının geliştiğini belirtmiştir. John Locke’un insanın kendi bedeni üzerindeki mülkiyetine ilişkin yaklaşımına atıfta bulunarak, bu anlayışın zamanla bedeni, üzerinde sınırsız tasarrufta bulunulabilen ve tüketim nesnesine dönüştürülebilen bir varlık olarak görme riskini taşıdığını ifade etmiştir. Bu bakış açısına göre kişi, bedeninin yalnızca kendisine ait olduğunu ileri sürerek onun üzerinde her türlü tasarrufta bulunma hakkını kendisinde görebilmektedir.
Hocamız ise bedenin ruhtan bağımsız düşünülemeyeceğini, insanın yalnızca ruh veya yalnızca bedenden ibaret olmadığını vurgulamıştır. Ruhun dünya hayatında beden aracılığıyla varlık gösterdiğini belirterek insanın ruh ve beden bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir.
Son bir asırda, insanlık tarihinin önceki dönemleriyle kıyaslanamayacak ölçüde hızlı ve kapsamlı değişimlerin yaşandığını belirten Görgülü hocamız, yeni teknolojilerin, kavramların, terimlerin ve hastalıkların insan hayatına dâhil olduğunu vurgulamış, bu hızlı dönüşümü açıklamak üzere Zygmunt Bauman’ın Akışkan Hayat adlı eserine atıfta bulunmuştur. Söz konusu değişimler, insanlık açısından birer ilerleme ve gelişme olarak değerlendirilebilse de aynı zamanda etik, hukuki ve dinî nitelikte pek çok yeni tartışma alanının ortaya çıkmasına ve daha önce tecrübe edilmeyen güncel meselelere yönelik yeni çözümler geliştirilmesi ihtiyacına yol açmıştır. Ayrıca bu süreç insanların ilgi ve yönelimlerinde de önemli bir dönüşüme sebep olmuş, örneğin imaja ve dış görünüşe geçmişe kıyasla çok daha fazla önem atfedilmeye başlanmıştır. Gösteriş ve görünürlük gibi zahirî unsurlara yatırım yapılırken insanın manevi ve metafizik boyutu giderek ihmal edilir hâle gelmiştir. Bu bağlamda “güzellik” anlayışı da önemli bir anlam değişimine uğramış, geçmişte “güzel insan” denildiğinde anlatılmak istenen özelliklerle günümüzde bu ifadenin taşıdığı anlam neredeyse kökten farklılaşmıştır. Estetik teknolojilerinin gelişmesine paralel olarak kendi bedenleriyle adeta kavgalı olan, kaşından, gözünden, ten renginden, kısacası doğal görünümünden memnuniyet duymayanların sayısı giderek artmıştır. Devamında hocamız, teknolojik gelişmelerin tıp alanında yol açtığı dönüşümleri Nancy Scheper-Hughes’un “The Ends of the Body” başlıklı makalesine atıfla ele almıştır. Scheper-Hughes bu çalışmasında, modern tıp ile kapitalist piyasa ilişkilerinin insan bedenini parçalarına ayrılabilen ve ekonomik değere dönüştürülebilen bir metaya indirgeme tehlikesine dikkat çekmektedir. Özellikle yoksul kesimlerin, varlıklı insanların ihtiyaçlarını karşılayan birer “organ deposu” olarak görülmesi riskini tartışmaktadır.
Görgülü Hocamızın vurguladığı bir diğer husus, teknoloji, dijitalleşme ve yapay zekâ çağında bedenin giderek bir mühendislik nesnesine dönüşmesidir. Bu gelişme, “Müdahalenin hangi noktaya kadar sağlık ve tedavi kapsamında değerlendirilebileceği, hangi noktadan sonra estetik veya insanı geliştirme amacı taşıdığı” ve “Bir müdahalenin teknik olarak mümkün olması, onun uygulanmasını gerekli ve meşru kılar mı?” sorularını gündeme getirmektedir. Günümüzde yalnızca estetik amaçlarla bedene yapılan müdahaleler değil, insan embriyosuna yönelik genetik müdahaleler, cinsiyet seçimi ve “tasarım bebek” gibi daha karmaşık meseleler de ahlaki ve fıkhi değerlendirmeyi zorunlu hale getirmektedir. Bununla birlikte hocamız, insanlığın yararını gözeten veya hayati bir zorunluluğa dayanan tıbbi müdahalelerin bu uygulamalardan ayrı değerlendirilmesi gerektiğini de belirtmiştir.
Dersin ikinci kısmında İslam’ın insan ve beden anlayışını ele alınmıştır. İslam anlayışında insan yaratılışı itibarıyla saygın ve mükerrem bir varlıktır. İnsan tasavvurunun vahiy ekseninde şekillendiğini vurgulayan Görgülü hocamız, Kur’an-ı Kerim’de insanın hem “beşeriyet” hem de “âdemiyet” yönüyle tanıtıldığını belirtmiştir. İnsanın su ve topraktan yaratılması, nutfe ve et parçası gibi biyolojik gelişim evrelerinden söz edilmesi onun beşerî yönüne, kendisine ilahî ruhtan üflenmesi ise manevi ve ahlaki boyutunu ifade eden âdemiyet yönüne işaret etmektedir. İnsanın bu iki yönüyle bir bütün olarak değerlendirilmesi, değerinin yalnızca biyolojik varlığından kaynaklanmadığını göstermektedir. İnsana tanınan bu saygınlık, ahlaki düzlemde kerâmet, hukuki düzlemde ise hurmet ve dokunulmazlık olarak karşılık bulmaktadır. İsrâ Suresi’nin 70. ayetinde insanoğlunun şerefli kılındığının bildirilmesi de insanın değerini Yaratıcı’dan aldığını ortaya koymaktadır. Bu değer kişinin şahsiyeti yanında bedenini, organlarını ve genetik yapısını da kapsamaktadır. İslam’da insanın parçacı değil, bütüncül bir yaklaşımla değerlendirildiğini belirten hocamız, Serahsî’nin “İnsanın bedeni ve organları kendisi hükmünde olup aynı şekilde saygındır” sözünün, beden ve organların da insanın sahip olduğu dokunulmazlık kapsamında bulunduğunu gösterdiğini ifade etmiştir. Bu dokunulmazlık, embriyo ve fetüs dönemlerinden başlayarak hayatın bütün evrelerini, hatta ölüm sonrasını da kapsamaktadır. Cenazenin yıkanması, kefenlenmesi ve usulünce defnedilmesi bunun bir göstergesidir. Bedenin dokunulmazlığı “canın korunması” ilkesinin bir gereğidir. “Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır” (Buhârî, “Savm”, 51) hadisi de kişinin bedeni üzerindeki tasarrufunun sınırsız olmadığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle beden bütünlüğünü bozan, insanı değersizleştiren veya bedeni bir metaya dönüştüren müdahaleler meşru kabul edilmemiş; kısırlaştırma, müsle, organların satıma konu edilmesi gibi uygulamalara cevaz verilmemiştir. Ülfet Görgülü hocamız bu noktada, tıbbi veya estetik müdahalelerin insanı iyileştirme ve koruma amacından uzaklaşarak bedeni değersizleştiren uygulamalara dönüşmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Böylece İslam’ın beden anlayışı, insan bedenini üzerinde sınırsız tasarrufta bulunulabilecek bir mülk olarak değil, korunması ve kendisine saygı gösterilmesi gereken bir emanet olarak değerlendirmektedir.
Hocamız ardından, maslahat öğretisi ve bedene müdahale konusuna değinmiştir. Özetle ifade etmek gerekirse; maslahat ilkesi faydanın sağlanması ve zararın giderilmesini esas almakla birlikte, Batı’nın hazcı ve dünyevi zevkleri merkeze alan fayda anlayışından farklıdır. İslam’da gerek bireysel gerek toplumsal yararlar dünyevi ve uhrevi bir boyutta ele alınmıştır. Hocamız burada, Gazzâlî’nin maslahatla makâsıdü’ş-şerîanın korunmasını kastettiğine dikkat çekerek hükme kaynak olabilmesi için maslahatın zaruri/vazgeçilmez, kati/kesin ve külli/genel olması şartlarını aradığını belirtmiştir. Ayrıca son dönemde maslahat çalışmalarıyla bilinen İbn Âşûr’a göre kesinliğin geçerliliği açısından maslahatın kat’i, zannî ve vehmî olarak taksim edildiğini ifade etmiştir. Bu çerçeveden bakıldığında dövme, kürtaj, tercihe bağlı estetik müdahaleler, cinsiyet değiştirme ve ötanazi gibi uygulamaların İslam hukukunda cevaz verilmeyen müdahaleler arasında yer aldığını belirtmiştir. Ancak anormal olanı normal haline getirme, açık ve kesin bir yararın elde edilmesi veya bir zararın engellenmesi amacıyla yapılan tıbbi müdahalelerin meşru görülebileceğini bildirmiştir. Hakkında nakli ya da akli kesin bir delil bulunmayan bedene yönelik müdahalelerde insan haysiyetine saygı, maslahat-mefsedet dengesi, mahremiyet ilkesi gibi bileşenlerin göz önünde bulundurulması gerektiğini vurgulayarak dersini tamamlamıştır.

