V. Mâverâünnehir Yaz Seminerleri’nin bugünkü dersinde Prof. Dr. Abdurrahman Haçkalı, “Fıkıh ve Kelâm İlminin Ümmetin Birliğini Sağlamadaki Rolü” başlığı çerçevesinde İslâm düşünce tarihinde ümmetin birliğini koruyan ilmî birikimi ele aldı. Konuşmasında erken dönemde yaşanan itikadî ve fıkhî krizlerin kelâm ve fıkıh usûlü sayesinde nasıl yönetildiğini, klasik metodolojinin günümüzde ortaya çıkan yeni meseleler karşısında nasıl sürdürülebileceğini farklı yönleriyle açıkladı.
1.Ümmetin Birliğinin Korunmasında Kelâm İlminin Rolü
Hocamız, ümmetin birliğinin temelinde İslâm’ın bulunduğunu belirterek, Hz. Peygamber döneminde Müslüman olmanın ölçüsünün kelime-i şehâdet olduğunu, insanların ise zahire göre değerlendirildiğini ifade etti. Bu yaklaşımın, ümmetin ortak zeminini oluşturan en temel ilke olduğunu vurguladı.
İslâm ilimlerinin gelişmesiyle birlikte Kur’ân ve Sünnet’in ortak referans hâline geldiğini, zarûrât-ı dîniyyenin ümmeti bir arada tutan temel esasları oluşturduğunu belirten hocamız, bunun dışındaki te’vil ve içtihat farklılıklarının tabiî olduğunu, önemli olanın ise bu farklılıkların ayrışmaya dönüşmeden usûl çerçevesinde yönetilebilmesi olduğunu ifade etti. Ezan, namaz ve hac gibi ortak ibadetlerin de bu birlik bilincini canlı tutan en önemli unsurlar arasında yer aldığını dile getirdi.
Hocamız, ümmetin tarih boyunca karşılaştığı itikadî krizlerin aşılmasında kelâm ilminin belirleyici bir rol üstlendiğini vurguladı. Özellikle siyasî gelişmelerin etkisiyle ortaya çıkan tekfir anlayışının ümmet içerisinde derin ayrışmalara yol açtığını, buna karşılık Ehl-i Sünnet’in zarûrât-ı dîniyyeyi esas alan kuşatıcı bir metodoloji geliştirdiğini ifade etti. Aynı kıbleye yönelen ve kelime-i tevhidi tasdik eden hiçbir Müslümanın tekfir edilemeyeceğini, te’vilin tek başına küfür sebebi sayılamayacağını belirterek, bu yaklaşımın ümmetin birliğini koruyan en önemli ilmî zeminlerden biri hâline geldiğini söyledi.
2.Ümmetin Birliğinin Korunmasında Fıkıh İlminin Rolü
Konuşmasının ikinci bölümünde hocamız, ümmetin tarih boyunca karşılaştığı ikinci büyük sınamanın amelî ve fıkhî alanda yaşandığını ifade etti. Hz. Peygamber döneminden itibaren Kur’ân, Sünnet ve içtihadın dinî hükümlerin temel kaynakları olduğunu, sahâbe döneminde ortaya çıkan görüş ayrılıklarının ise bir çatışma değil, ilmî zenginlik olarak değerlendirildiğini belirtti.
İslâm coğrafyasının genişlemesiyle birlikte farklı içtihatların artmasının ortak bir hukuk düzeni arayışını da beraberinde getirdiğini ifade eden hocamız, bu süreçte mezheplerin farklı görüşleri sistemli bir usûl içerisinde bir araya getirerek hem ilmî mirasın korunmasını hem de hukukî istikrarın sağlanmasını mümkün kıldığını söyledi.
Hocamız, mezheplerin ümmeti bölen değil, aksine farklılıkları usûl çerçevesinde yöneterek birlik ve devamlılığı güçlendiren ilmî kurumlar olduğunu vurguladı. Mezhepler sayesinde sahih dinî bilginin korunabildiğini, keyfî yorumların önüne geçildiğini ve toplumun karşılaştığı problemlere güvenilir çözümler üretilebildiğini ifade etti.
Konuşmasının bu bölümünü tamamlarken mezheplerin devlet eliyle değil, ilim ve ehliyet sahibi âlimlerin etrafında tabiî bir süreç içerisinde teşekkül ettiğini belirten hocamız, ihtilafı tamamen ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını, asıl önemli olanın farklı görüşleri sağlam bir usûl ve ilmî disiplin içerisinde yönetebilmek olduğunu dile getirdi. Bu yönüyle mezheplerin, tarih boyunca ümmetin birlik ve istikrarını koruyan en önemli ilmî yapılardan biri olduğunu ifade etti.
3.Güncel Meselelere Yaklaşımda Klasik Mirasın ve İçtihadın Rolü
Konuşmasının son bölümünde hocamız, günümüzde ortaya çıkan yeni meselelerin sağlıklı biçimde değerlendirilebilmesi için İslâm düşüncesinin geliştirdiği usûl ve metodolojinin korunmasının önemine dikkat çekti. Bu bağlamda, çağdaş problemlere yaklaşım konusunda öne çıkan farklı metodolojik eğilimleri karşılaştırdı.
Ne klasik ilmî mirası bütünüyle devre dışı bırakan modernist anlayışın ne de geçmişteki hükümleri değişen şartları dikkate almadan aynen uygulayan gelenekçi yaklaşımın yeterli olduğunu ifade eden hocamız, buna karşılık Kur’ân ve Sünnet’i esas alan, klasik fıkıh mirasından istifade eden, ancak güncel şartları ve farklı disiplinlerin katkılarını da dikkate alan dinamik metodolojik yaklaşımın en sağlıklı yol olduğunu vurguladı.
Bu metodolojik yaklaşımın günümüzde nasıl hayata geçirilebileceğine de değinen hocamız, tek bir âlimin bütün disiplinlere hâkim olmasının artık mümkün olmadığını belirterek ferdî içtihattan ziyade kolektif içtihadın önem kazandığını ifade etti. Çağdaş meselelerin, fıkıh âlimleri ile tıp, ekonomi, hukuk ve diğer alanlarda uzman kişilerin ortak çalışmasıyla değerlendirilmesi gerektiğini; bunun yanında müçtehidin ilmî yeterliliğinin yanı sıra ahlâkî ve manevî donanıma da sahip olması gerektiğini dile getirdi.
Bu yaklaşımı DNA testi ile mülâane örneği üzerinden açıklayan hocamız, modern bilimin klasik fıkhın alternatifi değil, onu tamamlayan bir unsur olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Klasik usûlü koruyarak yeni ilmî verilerden istifade etmenin, güncel meselelerin çözümünde daha sağlıklı sonuçlar ortaya koyacağını ifade etti.
Konuşmasının sonunda hocamız, İslâm düşünce geleneğinin tarih boyunca karşılaşılan krizleri aşabilmesini sağlayan en önemli unsurun usûl ve metodoloji olduğunu ifade etti. Erken dönemde itikadî krizler karşısında kelâm ilmi, amelî ve hukukî meselelerde ise fıkıh ve fıkıh usûlü ümmetin birliğini koruyan temel ilmî zeminleri oluşturmuştur. Günümüzde de klasik ilmî mirası çağın ihtiyaçlarıyla birlikte değerlendiren dinamik bir içtihat anlayışının sürdürülmesinin önemine dikkat çekerek konuşmasını tamamladı.

