Prof. Dr. Ülfet Görgülü: Transhümanizm ve İslam’ın İnsan Tasavvuru

Kampımızın üçüncü gününde Prof. Dr. Ülfet Görgülü hocamız “Transhümanizm ve İslam’ın İnsan Tasavvuru” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi.

Transhümanizm, insanın biyolojik ve doğal sınırlarını aşarak zihinsel, fiziksel ve psikolojik kapasitesini teknolojik araçlarla en üst seviyeye çıkarmayı hedefleyen radikal bir felsefe ve kültürel harekettir. Nick Bostrom ve Ray Kurzweil gibi teorisyenlerin öncülük ettiği bu akım, mevcut insan yapısını “Sürüm 1.0” olarak görerek hatalı ve kusurlu kabul eder. Teknolojik değişimin insan yaşamını geri döndürülemez biçimde dönüştüreceği “Tekillik” (Singularity) döneminde; hastalıkların, acının ve yaşlanmanın tamamen ortadan kaldırılması amaçlanır. CRISPR-Cas9 gibi genetik müdahaleler, yapay organlar ve beyin-bilgisayar arayüzleri vasıtasıyla insanın ölümsüz, süper zeki ve makineyle bütünleşmiş melez bir varlığa, yani “Posthuman” (insan sonrası) modeline dönüştürülmesi bu idealin temelini oluşturur.

Ancak bu kontrolsüz geliştirme arzusu, beraberinde ciddi etik endişeleri de getirmektedir. İnsan doğasının manipüle edilmesi, gen çeşitliliğinin ve doğal dengenin bozulması, bu teknolojilere yalnızca zengin kitlelerin erişebilmesiyle doğacak derin küresel eşitsizlikler en büyük tehditler arasında sayılmaktadır. Transhümanizmin insanı adeta laboratuvarda yeniden tasarlanacak bir metaya indirgemesi ve “Tanrı rolü üstlenme” çabası, modern bir öjeni hareketine dönüşme riskini barındırır. Bu durum, insanı sadece gen ve hücrelerin mekanik bir toplamı olarak gören faydacı ve hazcı bir “iyi yaşam” anlayışının sonucudur; burada ahlaki değer eylemin ilkelerinden ziyade, ürettiği maddi yarar ve haz ile ölçülür.

İslam’ın insan tasavvuru ise transhümanizmin bu mekanik ve materyalist yaklaşımıyla tamamen zıt bir kutupta yer alır. İslam düşüncesinde insan, biyolojik bir canlı olmanın çok ötesinde; akıl, idrak, irade ve beyan gibi metafizik özelliklerle donatılmış, “Ahsen-i Takvim” (en güzel kıvam) üzere yaratılmış mümtaz bir varlıktır. İnsan varlığı beden veya DNA toplamına indirgenemez; o fıtratıyla, yapıp eylediklerinden hukuki ve dini olarak sorumlu tutulan “mükellef”, ilahi bir nefesle yüceltilmiş “mükerrem” ve hakları dokunulmaz kılınmış “muhterem” bir öznedir. İslam felsefesinde “iyi yaşam”, maddi doyum veya biyolojik kusursuzlukla değil; fıtrata sadık kalmak, ahlaki ve ilkeli bir duruş sergilemek ve dünya hayatını ahiret maslahatını gözeterek inşa etmekle mümkündür.

Sonuç olarak, transhümanizmin teknoloji eliyle kurguladığı yapay “mükemmellik” arayışı ile İslam’ın vahiy eksenli “mükerrem insan” anlayışı arasında köklü bir mahiyet farkı vardır. Transhümanizm sınırları bulanıklaştırıp yaratılış hiyerarşisini bozarak ölüme meydan okuyan kibirli bir ütopya sunarken; İslam, insanı yaratıcısına karşı haddini ve sınırlarını bilen bir tevazuya davet eder. Bilimsel gelişmeler ne kadar ileri giderse gitsin, insanın ölümlü olduğu gerçeği değişmeyecektir. İnsan, yeryüzünde fiziksel ölümsüzlük peşinde koşmak ve ilahi düzene başkaldırmak yerine salih amellerle fani hayatı anlamlandırarak kendini ebedi kılacak bir ahlaki olgunluğa erişme gayesinde olmalıdır.