Heba Raouf Ezzat “Şehir ve Umran” ana teması çerçevesinde “Mekân Üzerine Ortak Düşünmek” başlıklı bir seminer verdi.
Mekânın yalnızca coğrafi bir koordinattan ibaret olmadığı; insan hafızasını, hissiyatını, aidiyetini ve bilincini inşa eden canlı bir cevher olduğu üzerinde duruldu.
İnsan, bazı mekânlarla deruni bir bağ kurar; hatıralarını, acılarını, sevinçlerini ve kimliğini o mekânlarda taşır. Fizikî olarak işgal edilse bile kalplerde yaşamaya devam eden Kudüs ve Filistin hafızası, mekânın insan ruhundaki yerinin en güçlü örneklerinden biri olarak ele alındı.
İnsan bilincini kuran iki temel sütunun “mekân” ve “zaman” olduğu ifade edildi. Hapishanelerin ve penceresiz hücrelerin insanı zihnen çökertmesinin sebebi de insanın bu iki kurucu boyuttan mahrum bırakılmasıdır. Mekân parçalandığında aidiyet, zaman parçalandığında ise insanın iç dengesi sarsılır.
Kahire’de doğup büyümenin kendisinde erken yaşta “ümmetin merkezinde olma” hissi oluşturduğunu ifade eden Ezzat, 1970 ve 1980’li yıllardaki İslami uyanış döneminin zihinlerde güçlü bir ümmet tasavvuru inşa ettiğini dile getirdi. O dönemde ümmet bilincinin ulus-devlet sınırlarından daha büyük ve daha kuşatıcı bir aidiyet olarak görüldüğünü ifade etti.
Avrupa’dan Amerika’ya, Afrika’dan Hicaz’a, Malezya’dan Hindistan’a kadar uzanan geniş seyahatlerinin teorik ümmet fikrini fiilî bir tecrübeye dönüştürdüğünü belirten Ezzat’a göre her coğrafya insan karakterini biçimlendirir. Mısırlıların mizahı, neşesi ve müsamahası; çöl ya da dağ kültüründen değil, Nil havzasının bereketinden beslenmektedir. Çünkü her mekân, kendi kültürünü ve insan tipini üretir.
Aidiyet meselesi üzerinde duran Ezzat, “Mekân değiştiğinde aidiyet de değişir mi?” sorusunu merkeze aldı. Çeşitliliğin bir zafiyet değil; medeniyetleri zenginleştiren bir rahmet olduğunu ifade ederek İslam tarihinin farklılıklarla birlikte yaşama tecrübesi üzerine kurulduğunu hatırlattı. Sokak, mahalle ve ev gibi her mikro mekânın kendine has bir fıkhı ve ahlakı bulunduğunu; İslam düşüncesindeki içtihat çeşitliliğinin de büyük ölçüde bu mekânsal zenginlikten beslendiğini dile getirdi.
Peygamber efendimizin mekân ile kurduğu ilişki üzerinde de duruldu. Hira’daki inziva tecrübesi, Uhud dağı hakkında söylediği “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz” sözü ve hicret sonrasında Medine ile kurduğu vefa bağı; İslam’da mekânın yalnız fizikî değil, aynı zamanda manevi bir anlam taşıdığını gösteren örnekler olarak ele alındı.
Medine’nin yalnızca bir şehir değil; hukuk, aidiyet, ahlak ve birlikte yaşama kültürü inşa eden bir medeniyet modeli olduğu ifade edildi. Evs, Hazreç, Yahudiler ve Muhacirleri aynı toplumsal sözleşme etrafında buluşturan Medine’nin, İslam umranının en güçlü örneği olduğu vurgulandı. Ancak bugün yirmi milyonluk metropollerde bu ruhun nasıl yeniden kurulacağı sorusunun çağımızın en büyük meydan okumalarından biri olduğu belirtildi.
Ayrıca Farabi’nin “Erdemli Şehir” anlayışı ile Ibn Haldun’un şehir ve asabiyet teorileri üzerinde duruldu. Şehirlerin yalnızca binalardan değil; onları inşa eden niyet, ahlak ve medeniyet tasavvurundan meydana geldiği ifade edildi. Eğer bir şehir yalnızca piyasa ve tüketim mantığıyla kurulursa, o şehirden hakiki bir umran doğmayacağı vurgulandı.
Seminerin hitamında bugün üzerinde yaşadığımız İstanbul’un da yalnızca fizikî bir şehir değil; derin bir medeniyet hafızası olduğu hatırlatılarak, elimizdeki mirası daha şuurlu, daha estetik ve daha hikmetli bir umran tasavvuruyla yeniden okumamız gerektiği ifade edildi.




