Bu haftaki dersimizde Hadi Adanalı Hocamız, inanç, akıl ve rasyonellik ilişkisini, özellikle 2000’li yılların başlarında İslam’ın akılsallığı etrafında yoğunlaşan tartışmalar bağlamında ele aldı. Dersin ilk kısmında, bu dönemde öne çıkan dinî gerilimler, medeniyet söylemleri, kültürler arası çatışma tartışmaları ve Avrupa merkezli İslamofobinin yükselişi çerçevesinde Batı’da İslam’a yönelik algının nasıl biçimlendiği üzerinde durdu. Bu çerçevede Hocamız, söz konusu dönemde Müslümanların Batı’da giderek daha belirgin biçimde bir sorun kaynağı olarak algılandığını, bunun da yalnızca güncel politik gerilimlerle sınırlı kalmayıp İslam’a yönelik teolojik itham ve aşağılamalarda da kendini gösterdiğini ifade etti.
Hocamız, bu bağlamda öncelikle Joseph Ratzinger’in papa olduktan kısa bir süre sonra Regensburg Üniversitesi’nde 2006 yılında yaptığı ve geniş yankı uyandıran “İnanç, Akıl ve Üniversite: Anılar ve Düşünceler” başlıklı konuşmayı gündeme getirdi. Ratzinger’in bu konuşmada Bizans imparatoru II. Manuel Paleologos’tan aktardığı polemik ifadelerin, Batı’daki İslam imgesini ve İslam’a yönelik tarihsel önyargıları görünür kılması bakımından dikkat çekici olduğunu belirtti. Hocamız, Ratzinger’in Hristiyan inancı ile Yunan logosu arasında bir yakınlaşma ve uzlaşma yaşandığını fakat İslam’ı böyle bir tecrübeden mahrum bir kaldığını ileri sürdüğünü belirtti. Hristiyanlığın tarihsel süreç içinde Yunan düşüncesiyle kurduğu bu ilişki sayesinde rasyonelleştiği, buna karşılık İslam’ın bunu başaramadığı yönündeki keskin ve önyargılı bir kanaati taşıdığını vurguladı.
Hocamız, Ratzinger’in bu alıntı üzerinden Hristiyanlıkta Tanrı ile akıl arasındaki uyumun neredeyse apaçık bir ilke sayıldığını, buna karşılık İslam’ı Allah’ın iradesinin rasyonalite dâhil hiçbir kategoriyle bağlı olmadığı iradeci (voluntarist) bir çerçeve içinde sunduğunu belirtti. Hocamız, bunun da Batı’da Müslümanların Tanrısının rasyonel bir Tanrı olmadığı ve Müslümanların bu nedenle irrasyonel davranmaya daha yatkın olduğu yönündeki önyargıyı beslediğine dikkat çekti.
Dersin devamında Hocamız, Ratzinger’in bu metninin yalnızca İslam’a dair bir yargı taşımadığını, aynı zamanda Batı’daki seküler akademik çevreler karşısında Katolik Hristiyan ilahiyatını yeniden meşru ve etkili bir söylem alanına yerleştirme çabasıyla da ilişkili olduğunu ifade etti. Hristiyan ilahiyatının akademik diskurdan uzak tutulmaya çalışıldığı, kiliselerin hızlı biçimde cemaat kaybettiği ve dinî söylemin kamusal alanda güç yitirdiği bir dönemde yapılan bu konuşmanın, bir bakıma Hristiyan teolojisini yeniden Batı toplumunda akademik çevrelerin diskuruna dahil etme girişimi olarak da okunabileceğini belirtti. Bu nedenle metnin, bir yandan Müslümanları, diğer yandan da seküler din karşıtlarını hedef aldığını söyledi. Hocamız, böyle metinlerin Batı’daki İslam imgesini anlamak ve muhatabın zihniyet dünyasını tanımak bakımından önemli olduğunu belirtti. Aynı zamanda bu tür metinlerin, Müslümanlara da kendi medeniyetlerini ve düşünce geleneklerini daha iyi bir biçimde tanımaları ve tanıtmaları gerektiğini hatırlatan bir yön taşıdığına dikkat çekti.
Bu noktada Hocamız, Kur’an-ı Kerim’de akıl kelimesinin bir isim olarak doğrudan geçmemesinden hareketle aklı tek bir kelimeye indirgemenin yetersizliğine dikkat çekti. Kur’an-ı Kerim’de aklı yalnızca “akıl” kelimesiyle sınırlandırmanın doğru olmayacağını, akıl ile irtibatlı pek çok kavramın zikredildiğini, dolayısıyla asıl sorulması gerekenin “Kur’an-ı Kerim’de akılsal olarak nitelendirilebilecek yönler nelerdir?” sorusu olduğunu belirtti. Kur’an-ı Kerim’in bir “-izm”ler kitabı olmadığını, bu sebeple akla ve akletmeye yapılan vurgunun doğrudan rasyonalizm olarak adlandırılamayacağını, fakat bunun rasyonelliğe yönelik güçlü bir vurgu olarak değerlendirilebileceğini ifade etti. Bu bağlamda her rasyonalist tavrın rasyonel olması gerektiğini, buna karşılık her rasyonel tavrın ise rasyonalizme indirgenemeyeceğini söyleyerek, modern kavramlar üzerinden Kur’an-ı Kerim’i yorumlamanın doğuracağı mahsurlara dikkat çekti.
Dersin ikinci kısmında Hocamız, Katolik bir gelenekten geldikten sonra Müslüman olan Paul Albert Hardy Abdülgani’nin, Dr. İbrahim Kalın’ın “Reason and Rationality in the Qur’an” adlı eserine yazdığı önsöz üzerinden değerlendirmelerde bulundu. Hardy’nin, tarihsel tartışmalara bütünüyle gömülmek yerine onların üstüne çıkma yönündeki Kalın’ın yaklaşımını önemli bulduğunu, özellikle Aydınlanma düşüncesi ve aklın merkeziliği etrafında şekillenen modern tartışmaların, Kur’an-ı Kerim’in akla yaptığı vurguyu anlamada tek ölçüt haline getirilmemesi gerektiğini hatırlattığını belirtti. Bu çerçevede Hardy’nin, Ratzinger’in metninde iki yönlü bir indirgemecilik bulunduğuna dikkat çektiğini ifade etti: Bir yandan İslam’ın bütün tarihini belli dönemlerde öne çıkan bazı düşünce biçimlerine indirgeme, diğer yandan ilahi irade meselesini tek bir yorumla özdeşleştirme.
Hocamız, ilahi iradeyi vurgulayan bazı ayetlerin mutlak bir iradecilik lehine okunabilecek yönleri bulunabileceğini kabul etmekle birlikte, Kur’an-ı Kerim’in bütünlüğü dikkate alındığında böyle mutlak iradeci bir anlayışı doğrudan Kur’ânî metinlerden çıkarmanın kolay olmadığını belirtti. Bu düşüncenin sıklıkla Eş’arî geleneğe atfedildiğini, ancak Eş’arîliğe yönelik hassas bir yaklaşımın bu geleneğin bütünüyle mutlak bir iradecilikle özdeşleştirilmeyeceği konusuna dikkat çekti.
Dersin sonunda Hocamız, akıl, akılsallık ve akılcılık meselelerine yalnızca çağdaş düşüncenin kavramsal çerçevesi içinden yaklaşmanın yeterli olmadığını belirtti. Müslümanların hem tarihleriyle yüzleşmelerinin hem de kendi düşünce miraslarını yeniden yorumlamalarının önemine vurgu yaptı. Tarihi süreç içinde İslam’ın akıl merkezli bir inanç inşasında nasıl bir rol oynadığı sorusunun ayrıca üzerinde düşünülmesi gerektiğini söyledi. İslam’ın rasyonellik ile ilişkisinin ancak Kur’an-ı Kerim’in bütünlüğünü dikkate alan bir nazarla ve tarihsel birikimi göz ardı etmeyen bir yaklaşımla daha iyi anlaşılabileceğini vurgulayarak dersi tamamladı.

