Prof. Dr. Ejder Okumuş: Gerçekliğin Toplumsal İnşası ve Tecdid

Kampımızın ikinci gününde Prof. Dr. Ejder Okumuş “Gerçekliğin Toplumsal İnşası ve Tecdid” başlıklı dersini gerçekleştirdi.

İnsan, doğası ve varoluşsal gereksinimleri itibarıyla toplumsal bir varlıktır. Nitekim bu toplumsallık bağı, bireylerin bir arada yaşamasını zorunlu kılmaktadır. Tarihsel süreçte 14. yüzyılda İbn Haldun’un sosyolojinin temellerini (İlm-i Umran) atması da bu toplumsal hakikatin bilimsel bir disipline kavuşmasını sağlamıştır. İnsanın toplumsal bir varlık oluşu, onun yalnızca biyolojik bir birlikteliğini değil, aynı zamanda akıllı, düşünen ve bilgi sahibi bir özne olmasını ifade eder; zira tek başına, yalıtılmış bir insan imajı “düşünen varlık” vasfını tam manasıyla gerçekleştirmede yetersiz kalmaktadır. Fârâbî’nin felsefi perspektifinde de vurgulandığı üzere, insanın toplumsal bir varlık haline gelişi, eş zamanlı olarak onun düşünen bir insan kimliği kazanması anlamına gelir. Bu bağlamda, toplumsal hayat durağan bir yapı olmayıp, bilginin aracılığıyla sürekli olarak yeniden üretilen ve dinamik biçimde şekillenen toplumsal bir gerçekliğin inşasından ibarettir.

Gerçekliğin toplumsal inşası sürecinde, birey ile toplum arasında döngüsel ve diyalektik bir ilişki mevcuttur. İnsan, doğumundan itibaren içine doğduğu toplumu hazır bir gerçeklik olarak bulur ve ilk olarak aile kurumuyla karşılaşır, ancak zamanla bu nesnel gerçekliği fark ettikçe kendi özgün itirazlarını ve rasyonalitesini de ortaya koymaya başlar. Bu noktada ebeveynlerin, çocuğun edilgen bir nesne olmadığını, aksine kendi eylemlerinin bilincinde olan bir “fail” olduğunu idrak etmesi elzemdir. Toplumsal döngü, bireyin kendi birikimlerini ve özünü dış dünyaya aktardığı “dışsallaştırma” süreciyle başlar. Bu aktarım zamanla kurumsallaşarak “nesnelleştirmeyi” doğurur ve nihayetinde nesnel dünya birey tarafından “içselleştirilir.” Karşılıklı bir diyalektik içerisinde işleyen bu üçlü mekanizma (dışsallaştırma, nesnelleştirme, içselleştirme), toplumun bireylerin ortak bir ürünü olduğunu gösterir. Bu yapısal döngünün kırılması veya bireyin bu ağın dışında kalması, modern dünyada intihar gibi kolektif temelleri olan derin bir anlam krizine yol açmaktadır; zira bireysiz bir toplumsal alan düşünülemeyeceği gibi, tek başına tecrit edilmiş bir bireyle de toplumsal varoluş gerçekleştirilemez.

Toplumsal gerçekliğin inşasında ve dönüştürülmesinde en kurucu unsur bilgidir ve bu bilgi, ancak içerisinde yaşanılan toplumsal zeminde anlam kazanır. Hz. Peygamber’in “şu dağın arkasında bir düşman vardır” şeklindeki tarihsel uyarısı, bilginin sosyolojik işlevine çarpıcı bir örnektir: Buradaki düşman haberi salt bir ham veri değil, doğrudan doğruya stratejik bir “bilgi” niteliğindedir. Birey tarafından alınan bu bilgi anlamlandırılarak enformasyona dönüştürülür ve yanı başındaki insanları etkileyerek bireyden topluma doğru güçlü bir kolektif hareketliliğin fitilini ateşler. İnsan, yalnızca kendi zihninde kalan ham veri ve malumatla yetinemez bilginin toplumsal bir gerçekliği ifade edebilmesi için toplumla paylaşılması ve kolektif bir bilince dönüşmesi gerekir. Nitekim bilmediğimiz ya da zihnimizde kodlamadığımız bir olgu, bizim için gerçeklik vasfı taşımaz; bilmediğimiz bir gerçekliğin parçası olmak da imkânsızdır. Bu sebeple, dünyadan haberdar olmak ve güncel gelişmeleri, haberleri takip etmek birey için lüks değil, toplumsal varoluşunu sürdürebilmesi adına zaruri bir ihtiyaçtır. Kolektif bir düşünme pratiği geliştirilmeden hiçbir toplumsal dönüşüm, yenilenme ya da tecdid hareketi gerçekleştirilemez.

Bu toplumsal ve epistemik farkındalık, bireye ciddi bir sorumluluk yüklemektedir. Eğer toplumun kuralları, işleyişi ve sosyolojik yapısı doğru tahlil edilip öğrenilmezse, o toplum bireyi esir alan ve hapseden bir zindana dönüşebilir. Bu esaretten kurtulmanın ve toplumu yeniden inşa edebilmenin yolu, öncelikle toplumun ilmine sahip olmaktan ve “Toplumun inşasında ben nasıl etkin bir katkıda bulunabilirim?” sorusunu sormaktan geçer.