TİBU Yaz Okulu kapsamında, İsmail Kara ile “Eğitim Sistemimiz ve Gelecek Tasavvurumuz” başlığı altında bir seminer gerçekleştirildi.
İslam dünyasında özellikle 18. yüzyılın sonlarından itibaren eğitim alanında ciddi kırılmalar yaşanmaya başlamıştır. Modernleşme süreciyle birlikte mevcut eğitim kurumlarının dönemin şartlarına cevap veremediği düşüncesi yaygınlaşmış; eğitim sistemi Batı’daki dönüşümler dikkate alınarak yeniden şekillendirilmeye çalışılmıştır.
Oysa klasik dönemde eğitim yalnızca medreselerden ibaret değildir. Tekkeler, ahî teşkilatları, loncalar, kalemiyye geleneği ve Enderun gibi farklı yapılar; insanı bilgiyle birlikte ahlak, meslek ve üslup terbiyesi içerisinde yetiştiren çok katmanlı bir eğitim düzeninin parçalarıdır. Fütüvvetnâmeler ve ahlak kitapları aracılığıyla yalnızca bilgi değil, aynı zamanda karakter ve mesuliyet şuuru da aktarılmıştır. Teknik eğitim dahi meslek ahlakı ve medeniyet tasavvurundan bağımsız düşünülmemiştir.
Modernleşme süreciyle birlikte eğitim anlayışında giderek tek tipçi bir yaklaşım hâkim olmaya başlamış, özellikle Tevhid-i Tedrisat Kanunu sonrasında farklı eğitim üslupları büyük ölçüde tasfiye edilmiştir. Halbuki eğitim meselesi yalnızca kurum meselesi değildir; aynı zamanda dil, üslup ve zihniyet meselesidir. Din eğitimi söz konusu olduğunda ise bu mesele çok daha derin ve belirleyici bir mahiyet taşımaktadır.
Türkiye’de dinî dilin zamanla zayıflaması ve derinlik kaybına uğramasının sebeplerinden biri, din eğitimindeki kırılmalar olmuştur. İlahiyat fakülteleri fikri, medrese ve tekke geleneğinin hâlen canlı olduğu bir zeminde ortaya çıkmıştır. İlk hedef, mevcut ilmî mirası yeni dünyanın şartlarını dikkate alarak yeniden yorumlamak olmuştur. Ancak Cumhuriyet’in ilk döneminde yaşanan yapısal dönüşümlerle birlikte sivil din eğitimi gelenekleri büyük ölçüde ortadan kalkmış; din eğitimi daha resmî ve merkezi bir karaktere bürünmüştür.
Konuşmada ilahiyat fakültelerinin temel problemleri üzerinde de duruldu. Bunların başında “tevarüs problemi” gelmektedir. Geçmiş ilmî birikim sahih biçimde devralınamamış, klasik ilim geleneğiyle güçlü bir bağ kurulamamıştır. Klasik Arapça yerine modern Arapçanın öne çıkması da bu kopuşun önemli göstergelerinden biri olmuştur.
İlmî faaliyet yalnızca geçmişi nakletmekten ibaret değildir. Tevarüs edilen mirasın çağın ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yorumlanması gerekmektedir. Ancak modern dönemde ortaya çıkan birçok ilmî faaliyet, yeterli usul, derinlik ve fikrî donanıma sahip olmaksızın yürütülmüştür.
İlahiyat fakültelerinin hiçbir farklılaşmaya tabi tutulmaksızın sayıca çoğaltılması da önemli problemlerden biri hâline gelmiştir. Bazı fakültelerin klasik ilimlere, bazılarının ise modern mesele ve disiplinlere yoğunlaşması gerekmektedir. İhtisaslaşma olmaksızın çağa hitap eden güçlü bir ilim geleneğinin oluşması mümkün değildir.
Asıl mesele, kurum inşa etmek veya mezun sayılarını artırmak değildir. “Türkiye’yi taşıyabilecek” bir zihniyet ve medeniyet tasavvuru inşa edebilmektir. İlahiyat fakülteleri, imam-hatipler ve Diyanet hizmetleri ancak bu büyük hedef etrafında anlam kazanacaktır.
Bu sebeple din eğitiminin yeniden güçlü bir usul, sahih bir tevarüs bilinci, güçlü bir dil ve medeniyet perspektifiyle ele alınmasının zaruridir. Çünkü ilim, yalnızca bilgi aktaran bir faaliyet değil; insanı, toplumu ve geleceği inşa eden bir idrak meselesidir.



