Çağdaş İslam düşüncesinin mümtaz isimlerinden Muhammed Muhtar Şankîtî, “Yedi Çağdaş Müslüman Düşünürün Ortak Vasfı” başlıklı bir seminer gerçekleştirdi.
İDE Uluslararası Mütefekkir Programı öğrencilerine hitap eden Şankîtî, modern zamanların fikrî, ahlakî ve medenî krizleri karşısında ümmete istikamet sunan yedi büyük mütefekkirin müşterek taraflarını ele aldı. Bu isimler; Muhammed İkbal, Muhammed Abdullah Draz, Malik Bin Nebi, İsmail Raci el-Faruki, Aliya İzzetbegoviç, Muhammed Hamidullah ve Muhammed Esed idi.
Şankîtî’ye göre bu büyük şahsiyetleri aynı ufukta buluşturan şey; yalnızca ilmî kudretleri değil, aynı zamanda İslam’a duydukları muhabbet, ümmetin derdiyle dertlenmeleri ve medeniyet tasavvurunu yeniden ihya etme gayretleriydi. Onların hayatlarında tecelli eden ortak vasıflar; Kur’an’la kurdukları canlı ilişki, İslam medeniyetine duydukları güven, Doğu ile Batı arasında köprü kurabilmeleri, ilim ile ahlakı mezcedebilmeleri, fikir ile ruhu birlikte taşıyabilmeleri ve farklı dillere, kültürlere nüfuz edebilmeleriydi.
Seminerin en dikkat çekici başlıklarından biri, bu mütefekkirlerin Kur’an-ı Kerîm ile kurdukları sahici ve deruni bağ oldu. Şankîtî, Malik Bin Nebi’nin çocukluk yıllarında annesinin, Kur’an hocasının ücretini ödeyebilmek için evdeki tek yatağı satmak zorunda kaldığını aktarırken, Kur’an terbiyesinin bir milletin ruhunu nasıl inşa ettiğini hatırlattı. Aliya İzzetbegoviç’in özellikle Rahman Suresi’ne duyduğu muhabbetin de annesinin verdiği manevi terbiyeden kaynaklandığını ifade etti. Henüz on yaşında hafız olan Muhammed Hamidullah’ın daha sonra Kur’an meallerinin en güçlülerinden birini Fransızcaya kazandırması, Kur’an ile hayat arasındaki irtibatın bir tezahürü olarak değerlendirildi.
Şankîtî, Muhammed Abdullah Draz’ın hayatını da Kur’an’a adanmış bir ömür olarak tasvir etti. Talebesi Yusuf el-Karadavi’nin nakline göre Draz her gün altı cüz Kur’an tilavet ederdi. “Kur’an Ahlakı” gibi eserlerin ardında da işte bu sürekli Kur’an’la hemhal oluş yatıyordu.
Yahudi bir ailede doğan ve hakikati arayarak İslam’a yönelen Muhammed Esed’ın hayatı da Kur’an’ın insan ruhunu nasıl dönüştürdüğünün canlı bir şahidiydi. Şankîtî, Amerika’da Kur’an yakma hadisesinin ardından Müslümanların bir milyon adet Muhammed Esed meali dağıtmasını aktararak, Kur’an’a yönelik saldırılara verilecek en güçlü cevabın yine Kur’an’ın hakikatini insanlığa ulaştırmak olduğunu ifade etti.
Konuşmada, Muhammed İkbal’in çocukluk yıllarında babasıyla yaşadığı meşhur hatıra da dikkat çekici örneklerden biri oldu. Her sabah Kur’an okuyarak güne başlayan İkbal’e babası sürekli “Ne okuyorsun?” diye sorar; İkbal bir gün bunun hikmetini sorduğunda ise şu cevabı alır: “Kur’an’ı sana nazil oluyormuş gibi oku.” Şankîtî’ye göre işte bu söz, çağımız Müslümanının yeniden öğrenmesi gereken ilk dersti.
Seminerin ikinci önemli ekseni ise dil ve kültür meselesiydi. Şankîtî’ye göre her dil yeni bir medeniyet kapısıdır. Muhammed Hamidullah’ın yirmi iki dil bilmesi, seksenli yaşlarında Tayland dilini öğrenmesi; Muhammed Esed’ın sekiz dili, Muhammed İkbal’in ise yedi dili kullanabilmesi; onların yalnızca bilgi değil, aynı zamanda farklı medeniyet havzaları arasında dolaşabilen ufuk sahibi şahsiyetler olduklarını gösteriyordu. Batı’yı tanıyorlar fakat Batı karşısında savrulmuyor; Doğu’ya aidiyetlerini kaybetmeden modern dünyanın dilini çözebiliyorlardı.
Şankîtî’ye göre bu isimlerin bir diğer ortak tarafı da İslam’ın derdini omuzlama cesaretleriydi. Muhammed Hamidullah’ın siyer coğrafyasını tespit etmek için dağlarda ve çöllerde yıllarca dolaşması, aldığı ödülleri reddedecek kadar dünyadan müstağni yaşaması; Muhammed Abdullah Draz’ın zalimlere destek olacak hiçbir metne imza atmaması; Muhammed Esed’ın bütün tekliflere rağmen İslam’a sadakatinden taviz vermemesi, bu büyük insanların yalnızca fikir adamı değil aynı zamanda ahlak ve şahsiyet abidesi olduklarını gösteriyordu.




