Türk Dünyası ve Hoca Ahmet Yesevî [5. Mâverâünnehir Yaz Seminerleri]

İDE Uluslararası Mâverâünnehir Yaz Seminerleri kapsamında düzenlenen programda, “Türk Dünyası ve Hoca Ahmed Yesevî” başlığı altında, Prof. Dr. Musa Yıldız, Türk dünyasının köklü tarihi, ortak kültürel değerlerini ve Hoca Ahmed Yesevî’nin irfan mirasını ele almıştır.

Yeryüzünün çok geniş bir coğrafyasına yayılan Türk soylarının ortak bir şuurda buluşabilmesi için “Orta Asya” veya “Türki Cumhuriyetler” gibi ayrıştırıcı kavramlar yerine, tarihsel gerçekliğe uygun “Türkistan” mefhumunun ve “Azerbaycan Türkleri” gibi birleştirici isimlendirmelerin kullanılması gerektiği; kendi kavramlarımızdan uzaklaştıkça toplumların birbirine yabancılaşacağı vurgulanmıştır. Türk milletinin tarih sahnesindeki varoluş gayesinin iki temel mefkureye dayandığı; bunlardan ilkinin Allah’ın adaletini ve merhametini yeryüzüne yayma davası olan İ’lâ-yı Kelimetullah (dini mefkure), diğerinin ise atalarımızdan miras kalan cihana adalet ve nizam verme ülküsü olan Kızıl Elma (milli mefkure) olduğu ifade edilmiştir. Bilge Kağan’ın hitabelerinden Kaşgarlı Mahmud’un dil bilincine ve İsmail Gaspıralı’nın “dilde, fikirde, işte birlik” şiarına atıfta bulunularak, ortak mirasın bugünkü kuşaklar tarafından yeniden okunması gerektiği belirtilmiştir.

Bizi biz yapan tarihi ve kültürel değerler silsilesinin ele alındığı bölümde, Türk adının geçtiği ilk yazılı belgeler olan Orhun Abideleri’nden (Bilge Kağan, Kül Tigin, Tonyukuk) başlanarak, Doğu ile Batı’yı buluşturan İpek Yolu’nun kültürel ve ticari birleştiriciliği detaylandırılmıştır. Divanu Lugati’t-Türk, Kutadgu Bilig, Atabetü’l-Hakayık ve Divan-ı Hikmet gibi eserlerin yalnızca edebi metinler değil, Türk dilinin ve devlet felsefesinin kurucu başyapıtları olduğu hatırlatılmıştır. Üç kıtaya yayılan hoşgörü temelli devlet geleneği ile Nevruz, Dede Korkut hikayeleri ve el sanatları gibi ortak miras unsurlarının köklü bağları katılımcılara aktarılmıştır. Bu medeniyet tasavvuru bağlamında, Aşık Paşa’nın 1330 tarihli Garibnâme eserine özel bir yer ayrılarak insan tahayyülündeki “alplik” mefhumu çok boyutlu olarak incelenmiştir. Düşman karşısında korkusuzca duran, muhkem yürek, pazı kuvveti, gayret, at, ton, yay, kılıç, süngü ve güvenilir bir yâr ile donanmış yiğitlerin dünyadaki zahirî yiğitlikleri tasvir edilirken; asıl büyük mücadelenin içsel olduğu belirtilmiştir. Hırs, kin ve cimrilik gibi nefsi hastalıklara karşı verilen savaşın; velayet, riyazet, kifayet, ilahi aşk, tevekkül, şeriat bilgisi, ilim, himmet ve hakiki dost ile kazanılan bâtınî alplik (dinde yiğitlik) olduğu sunulmuştur.

Seminerin temel odak noktalarından bir diğeri, Tanzimat dönemiyle birlikte sırt dönülen Ulu Türkistan ruhunun Yahya Kemal ve Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü gibi bilim adamlarIn tarihi gayretiyle yeniden keşfedilmesi ve bu ruhun en büyük mimarı olan Hoca Ahmed Yesevî’nin irfan dolu hayatı olmuştur. Soyu Hz. Ali’ye dayanan ve yörenin tanınmış alimlerinden İbrahim Ata’nın oğlu olarak Sayram kasabasında dünyaya gelen Yesevî’nin, Arslan Baba’dan aldığı manevi ilim emaneti ve Yusuf Hemedani’nin yanında tamamladığı tasavvufi eğitimi kronolojik bir bütünlük içinde aktarılmıştır. Yesevî’nin, manevi emaneti Abdülhalik Gücduvanî’ye devrettikten sonra Yesi’de kurduğu irfan mektebiyle insanları ahlaki yönden nasıl yetiştirdiği anlatılmış; zamanını üçe bölerek ibadete, talebelerine zahiri ve batıni ilimleri öğretmeye ve tahta kaşık yontarak helal yoldan geçimini sağlamaya ayırdığı o denge sunulmuştur. Kazandıklarını çarşıda dolaşan sadık bir öküz vasıtasıyla satması ve hakkını vermeyenlerin peşini öküzün bırakmaması gibi menkıbevi detaylar, Yesevi’nin dürüstlük ve emeğe verdiği değeri göstermesi bakımından dikkat çekici bulunmuştur. Hz. Peygamber’e duyduğu derin hürmet neticesinde 63 yaşından sonra hayatını çilehanede sürdüren Yesevî’nin, Risale der Adab-ı Tarikat ve Risale der Makamat-ı Erba’ın gibi eserlerle irfanını ölümsüzleştirdiği anımsatılmıştır. Ayrıca, Emir Timur’un rüyası üzerine dönemin ünlü mimarı Hoca Hüseyin Şirazi’ye inşa ettirdiği Külliye ve bu yapının merkezinde yer alan, Türklerin birlik beraberliğini simgeleyen yedi metalli Tay Kazan’ın tarihi önemi vurgulanarak; bu kazanın 1934-1989 yılları arasında St. Petersburg’da tutulduktan sonra yeniden türbeye kazandırılması süreci aktarılmıştır.

Dersin son kısmında, geçmişin köklü kültürel mirasının günümüzde Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) şemsiyesi altında kurumsal bir bütünleşmeye nasıl dönüştüğü tahlil edilmiştir. 1992 yılında Ankara’da Turgut Özal ve Süleyman Demirel’in katılımlarıyla atılan ilk adımların, 2009 Nahçıvan Anlaşması ile kalıcı bir konseye dönüştüğü ve 12 Kasım 2020 İstanbul Zirvesi’nde kabul edilen “2040 Türk Dünyası Vizyon Belgesi” ile stratejik bir kimlik kazandığı; son olarak 15 Mayıs 2026 tarihinde Türkistan’da gerçekleştirilen toplantı ile bu iradenin pekiştirildiği ifade edilmiştir. TÜRKSOY, Uluslararası Türk Akademisi, TÜRKPA, Türk İş Konseyi ve Türk Kültür ve Miras Vakfı gibi kurumların yanı sıra Orhun değişim programı ve Türkiye Bursları (YTB) gibi projelerin gençler için açtığı eşsiz ufuklar detaylandırılmıştır. Uluslararası basında da Avrasya jeopolitiğinde istikrara katkı sunan ve doğu ile batı arasında köprü kuran yükselen bir güç olarak görülen bu teşkilatların hedeflerini hayata geçirmenin sadece devletlerin değil, doğrudan Türk dünyası gençliğinin omuzlarında tarihi bir sorumluluk olduğu vurgulanmıştır. Genç nesillerin önyargıları aşarak kardeş ülkelerle güven inşa etmesi, dijital ağlar kurması, dillerini ve tarihlerini yaşatarak bilimde, sanatta ve ekonomide girişimci bir ruhla öncü olması gerektiği çağrısıyla seminer tamamlanmıştır.