Mâverâünnehir Yaz Seminerleri programı kapsamında Prof. Dr. Selim Argun tarafından sunulan “Vakıf ve Medeniyet” başlıklı konuşmasında şu hususlar ele alındı:
Dersin girişinde Prof. Dr. Selim Argun, Kanada McGill Üniversitesi İslami Araştırmalar Enstitüsündeki doktora ve araştırma yıllarındaki kişisel tecrübelerinden ve vakıf konusuna olan ilgisinin nasıl başladığından bahsetmiştir. Bu süreçte dünyaca ünlü hukuk tarihçisi Prof. Dr. Wael B. Hallaq ile olan yakın temaslarına, akademik diyaloglarına ve anılarına yer vermiştir. Hallaq ile yürüttüğü entelektüel mesai esnasında, Batı akademisinin ve Oryantalistlerin İslam hukukuna ve vakıf arşivlerine yaklaşımındaki metodolojik dönüşümü detaylandırmıştır. Hocamız, Batı’da vakıf tarihi üzerine çalışan Randi Deguilhem gibi akademisyenlerin araştırmalarına; 18. yüzyıldan itibaren Fransa’daki Akademisyenler Birliği bünyesinde binlerce uzmanın doğrudan vakıf arşivleri üzerine yoğunlaşmasına ve Charles Lindholm gibi araştırmacıların çalışmalarına değinmiştir. Ayrıca 2011 yılındaki Occupy Wall Street (Wall Street’i İşgal Et) eylemleri sürecinde Wall Street Journal gibi küresel yayınlarda, ABD’deki gelir adaletsizliğine ve kapitalizmin krizlerine karşı bir çözüm modeli olarak Osmanlı vakıf sisteminin gösterildiğini aktarmıştır.
Daha sonra dersin teorik ve medeniyet boyutuna geçen hocamız; vakıf kurumunu İslam medeniyetine sonradan eklemlenmiş arızi bir yapı değil, onun varlığını sürdürmesini sağlayan ayrılmaz bir cüzü (lazım-ı gayr-ı mufarıkı), toplumsal yapıyı inşa eden kurucu unsuru, sistemi ayakta tutan taşıyıcı kolonu, kamu düzenini sevk ve idare eden müdebbir aklı ve toplumsal dinamizmi besleyen ana muharrik gücü olarak kavramsallaştırmıştır.
Konunun fıkhi ve tefsirî altyapısına geçildiğinde, öncelikle şu ayet-i kerimeye dikkat çekilmiştir: “Herhangi birinize ölüm gelip de Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın (Münâfikûn, 10)” Ayetinde, insanın ölüm anındaki dehşet karşısında farz ibadetlerin kazasını değil de sadaka vermeyi talep etmesindeki hikmet açıklanmaktadır. İslam uleması bu durumu, sadakanın özellikle de kalıcı hayır niteliğindeki sadaka-i cariyenin ameller tartısındaki benzersiz ağırlığıyla izah eder. Basiret sahibi müminlerin ise henüz sağlıklarında vakıf kurarak bu şuuru yaşattıkları vurgulanmaktadır. Devamında, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefattan sonra da amellerin kesilmediği üç durumu müjdeleyen nebevî hadisine değinilmiştir:
“İnsan öldüğü zaman ameli kesilir. Ancak şu üç şey bundan müsnestnadır: Kesintisiz devam eden hayır (sadaka-i cariye), kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua eden hayırlı bir evlat.”
Bu nebevi müjdeden hareketle geliştirilen Vakf-ı Zürri (aile vakfı) müessesesinin tarihsel işlevleri örneklenmiştir. Mahkeme nezdinde tescil edilmiş, kıyamete kadar sürecek bir ebedilik vaat eden, gelir getiren gayrimenkul veya mülklere (akar) dayalı ve kurucusunun dahi iradesinden bağımsızlaşarak geri dönülemez (gayri-rücu) bir hukuki şahsiyete bürünen vakfın; geçici nitelikteki derneklerden, yıllık eda edilen zekattan veya tek ferde mahsus sıradan sadakalardan ayrılan temel farkları ve bu hukuki dayanak sayesinde hanedanlardan, siyasi iktidarlardan ve devletlerden bile daha uzun ömürlü (longevity) bir kurumsal dayanıklılığa sahip olduğu belirtilmiştir.
Saha uygulamaları ve modern örneklere geçildiğinde, Osmanlı adliye teşkilatının ve son dönem Hukuk-ı Aile kararnamelerinin önemli simalarından Ömer Hilmi Efendi’nin “Vakfın en hayırlısı, insanların en şiddetli ihtiyacına cevap verendir” kaidesine atıfta bulunulmuştur. Günümüz ihtiyaçlarına somut bir yanıt olarak Kayseri’de tesis edilen ve 1.402 caminin yıllık tüm elektrik giderlerini yeşil enerjiyle karşılayan güneş paneli santral sahası gibi sürdürülebilir (self-sustainability), çevre dostu ve faizsiz modern vakıf modelleri sunulmuştur.
Dersin son bölümünde, küresel pandemi sürecinde Batı ülkelerinde ipotekli kredilerle (mortgage) edinilen veya finansal yetersizlikler nedeniyle satışa çıkarılarak kapanma riskiyle yüzleşen camilerin durumu hatırlatılmıştır. Günümüzde İslamofobi, sosyal yabancılaşma ve kurumsal sürdürülebilirlik gibi çağdaş kriz alanlarına yanıt üretecek yenilikçi vakıf modellerinin tespiti ve inşasının; mütefekkir Fethi Gemuhluoğlu’nun “Vakıf ol, vâkıf ol” çağrısı rehberliğinde günümüz Müslümanlarının omuzundaki tarihi ve hukuki bir sorumluluk olduğu ifade edilmiştir.
Nihayetinde ders, hocamızın kişisel tanıklıkları ve Batı akademisindeki tecrübelerinden başlayarak vakfın medeniyet mefhumundaki yerine, fıkhi dayanaklarına, tarihsel dayanıklılığına ve günümüzdeki ihya gerekliliğine uzanan bütüncül bir akışla sunmuştur. Vakıf müessesesinin tarihi bir nostalji olmadığını, aksine küresel sorunlara karşı geliştirdiği dinamik ve bir problem çözme mekanizması olduğunu ortaya koymaktadır.

