Mâverâünnehir-Anadolu İlişkisi [5. Mâverâünnehir Yaz Seminerleri]

İDE Uluslararası Mâverâünnehir Yaz Seminerleri kapsamında sunumunu gerçekleştiren Fevzi Mutlu hocamız, “Mâverâünnehir-Anadolu İlişkisi” başlıklı konuşmasında, Türkistan coğrafyasının Anadolu ve Balkanlar’ın zihnî, fıkhî ve ruhî haritasını belirleyen kök bir hafıza olduğunu vurguladı. İslam medeniyetinde Mekke, Medine ve Kudüs’ün müstesna konumunu hatırlatarak başlayan hocamız; Basra, Kûfe ve Fustat gibi garnizon şehirlerden Şam, Bağdat, İsfahan ve İstanbul gibi imparatorluk merkezlerine uzanan şehir silsilesi içinde Buhara ve Semerkand’ın manevi ve ilmî önderliğine dikkat çekti. Konya, Bursa ve Saraybosna’nın bu iki ana merkezin Anadolu ve Avrupa’daki tabiî birer uzantısı olduğunu belirterek, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin Konya ve Şam için kullandığı “belde-i muhayyere” kavramsallaştırmasına atıfla, coğrafyalar arası medeniyet intikalinin şehirler üzerinden okumasını yaptı.

Hocamız, konuşmasının devamında Amuderya (Ceyhun) nehrinin ötesini ifade eden Mâverâünnehir ve geniş anlamıyla Türkistan coğrafyasının İpek Yolu ticaretinin sağladığı ekonomik refah ve kültürel birikim sayesinde İslam öncesinde de mamur bir havza olduğunu ifade etti. Sâsânî ve Soğd mirasının etkisiyle Farsçanın bölgede üst dil (lingua franca) haline gelmesinin ırkî bir aidiyetten ziyade dönemin bilim, edebiyat ve bürokrasi dili olmasından kaynaklandığını; nitekim Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devletlerinde de bu geleneğin sürdüğünü vurguladı. Bu tarihî zeminde Samanoğulları’nın ilme ve refaha sunduğu bir buçuk asırlık katkının ardından, Karahanlılar (Hakaniye) döneminde Hanefî-Mâtürîdî çizginin devletin resmi politikası haline gelerek kurumsallaştığına işaret etti.

Bu kurumsal zemin üzerinde şekillenen ilmî birikimi üç ana sütun üzerinden analiz eden hocamız, birinci sütun olarak Kelam ve İtikat havzasını ele aldı. İmam Mâtürîdî ile başlayan, Ebû Mûîn en-Nesefî’nin Tabsıratü’l-Edille’si, Ömer en-Nesefî’nin Akaid’i ve Nûreddin es-Sâbûnî gibi şahsiyetlerle tekamül eden Mâtürîdî kelam geleneneğinin yalnızca Anadolu’yu değil, Osmanlı irfanı üzerinden Arnavutluk, Bosna ve Kosova dâhil tüm Balkan coğrafyasını kuşattığını belirtti. İpek Yolu’na paralel bir biçimde işleyen bu “İtikat Yolu” sayesinde, Türkistan’dan Balkanlar’a uzanan homojen bir zihnî ve akaidî bütünlüğün tesis edildiğini dile getirdi.

İkinci sütun olarak Fıkıh ve Usûl geleneğini değerlendiren hocamız; Hanefîlikte Bağdat ve Mısır ekollerinin yanında en etkili ve kalıcı çizginin Mâverâünnehir ekolü olduğunu savunarak bu birikimin Anadolu medreselerinin ve Osmanlı hukuk düşüncesinin omurgasını oluşturduğunu belirtti. Merğīnânî’nin el-Hidâye’sinin (ve İbn Kemal Paşa dâhil yapılan yüzlerce şerhin), İmam Serahsî’nin hapishane şartlarında kaleme aldığı devasa külliyatı el-Mebsûṭ’un, Kasânî’nin Bedâiʻu’s-Ṣanâiʻ’inin ve Ebu’l-Berekat en-Nesefî’nin medreselerin resmi müfredatı olan el-Menâr’ının bu sürekliliğin somut delilleri olduğunu kaydetti. Ayrıca Debûsî’nin Taksîmü’l-Edille ve Te’sîsü’n-Nazar ile mukayeseli fıkıh ve usûlün temellerini atması, Mâtürîdî’nin Te’vîlâtü’l-Kur’ân’ı ve Nesefî’nin Medârikü’t-Tenzîl’i ile tefsir sahasında kurulan otorite, Anadolu zihniyetinin doğrudan Mâverâünnehir pınarından beslendiğini ortaya koymaktadır.

Üçüncü sütun olan Tasavvuf ve İrfan boyutunda ise hocamız, Mâverâünnehir’den Anadolu’ya akan iki ana irfan damarına dikkat çekti. Bunlardan birincisi; Belh menşeili olup Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ile Konya’da billurlaşan ve Osmanlı elitleri, bürokrasisi ile Balkan coğrafyasına kadar yayılan Mevlevîlik geleneğidir. İkincisi ise; Yusuf el-Hemedânî halkasının devamı olarak Hoca Ahmed Yesevî’nin Türk boylarını İslamlaştırma misyonu ve Şah-ı Nakşibend’in Buhara ulemasının denetiminden geçerek Hanefî-Mâtürîdî omurgaya sadık bir gizli zikir ve şer’î disiplinle kurumsallaştırdığı Nakşibendîlik çizgisidir.

Konuşmanın tarihsel kırılmalar bölümünde ise hocamız, Mâverâünnehir ile Anadolu’nun yalnızca ilim ve fikirde değil, tarihsel kaderde de ortak bir trajediye ortak olduğunu ifade etti. 1220 Otrar Hadisesi sonrasında Cengiz Han liderliğindeki Moğol istilasının Buhara, Semerkand, Merv ve Herat’taki medeniyet birikimini yakıp yıkması ile 1243 Kösedağ Savaşı sonrasında Anadolu’nun aynı Moğol tahribatına uğramasını medeniyet tarihinin ortak bir kırılması olarak değerlendirdi. Sunum; Mâtürîdî kelamı, Mâverâünnehir fıkhı ve Türkistan irfanının harmanlanmasıyla oluşan bu tarihî ve akrabalık bağının, bugün Anadolu ile Türkistan arasında yeniden ihya edilmesi gereken en köklü medeniyet köprüsü olduğu tespitiyle nihayete erdi.