Taha Abdurrahman Okumaları | Ders 4

Prof. Dr. Mehmet Görmez hocamız bugünkü dersinde, Taha Abdurrahman’ın düşüncesinden hareketle dinin insan, dünya, akıl, kültür, ahlak, siyaset ve bilimle olan ilişkilerini yeniden düşünmenin önemine dikkat çekti. Bu ilişkilerin tarih boyunca yanlış yorumlanmasının, dinin hem anlaşılma biçimini hem de toplumsal karşılığını daralttığını ifade etti. Modern dönemde ortaya çıkan indirgemeci yaklaşımların, dini hayatın bütünlüğünden kopardığını ve dinin asli maksadını gölgelediğini vurguladı.

Din ve İnsan İlişkisi

Modern çağda insanın dinle olan ilişkisini yeniden düzenleme çabası, kimi zaman “insanı merkeze almak” adına dini dışlama, kimi zaman da “dini yüceltmek” adına insanı değersizleştirme hatasına düşmüştür. Oysa insan din için değil; din insan içindir. Dini olan, insani olanın kendisidir. Kur’an’ın “Biz Kur’an’ı sizi şakavet içine düşürmek için göndermedik” (Tâhâ, 2) ayeti de bu hakikate işaret eder. Din, insanın varoluş gayesini gerçekleştirmesini sağlayan ilahi bir rehberdir; insandan bağımsız, onun karşısında konumlanan bir otorite değildir.

Din ve Dünya İlişkisi

Dini olanla dünyevi olan arasındaki ilişki de tarih boyunca yanlış yorumlanmıştır. Sekülerizmi reddetme gayretiyle dünya çoğu kez dinin karşısına konulmuş, böylece dünya hayatına dair olumsuz bir algı oluşmuştur. Oysa “dünya” kelimesi, etimolojik olarak “denâet” (aşağılık) kökünden değil, “din” kökünden gelir. Buna rağmen “dünya bir leştir, talipleri köpektir” ve “Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir” şeklindeki rivayetler, dünyayı dinin zıddıymış gibi göstermiştir.
Bir din dünyayı zindan hâline getiriyorsa, evrensellik iddiasında bulunabilir mi? Ruhun özgürlük âleminden bedene inişi “zindan” metaforuyla anlatılmış olsa da bu, dünya hayatının kötülenmesi anlamına gelmez. Din ile insanı karşı karşıya getiren her yorum, dini yorar; zira din kolaylıktır. Onu zorlaştıran anlayışlar hem insanı hem dini yorar.

Din ve Akıl İlişkisi

Vahiy ile aklı karşı karşıya getirmek de Batı menşeli düşüncede yapılan en büyük hatalardan biridir. Bazı yaklaşımlar dini, aklı bastıran bir otorite gibi sunmuş; akılcılığı reddederken aklın kendisini de reddetmiştir. Oysa İslam’da fideizm anlayışı yoktur. Bilakis İslam, vahiy ile aklın birlikteliğini esas alır.
Bir şeyin aklın alanına girmemesi, akla aykırı olduğu anlamına gelmez. Gazzâlî’nin Me‘âricü’l-Kuds adlı eserinde ifade ettiği gibi: “Akıl, size dışarıdan verilen vahiydir; vahiy ise içerden verilen bir akıldır.” Yine onun sözleriyle, “Akıl Allah’ın nurundan bir örnektir.” Dolayısıyla vahiy ile aklı karşı karşıya getirmek, müminin faydasına değildir; zira biri diğerini tamamlayan iki ilahi kaynaktır.

Din ve Kültür İlişkisi

Kültürel olanı din haline getirmek, dinin sırtındaki en ağır yüklerden biridir. Hiçbir peygamber, kendi kavminin kültürünü dinleştirmek için gönderilmemiştir. Bir dine dâhil olabilecek en büyük bid‘at, peygamberin geldiği toplumun kültürünü dinleştirmektir. Dini olanla kültürel olanı birbirine karıştırmak, dinin evrensel yönünü zedeler.

Din ve Ahlak İlişkisi

Taha Abdurrahman’ın da sıklıkla vurguladığı gibi, “Din ahlaktır, ahlak dindir.” Din ahlaktan ayrı düşünülemez; zira ahlak, dinin özünü ve hedefini temsil eder. Bu iki alan birbirinden ayrıldığında, dinin hayata dokunan yönü zayıflar, anlamı eksilir.

Din ve Siyaset İlişkisi

Siyaset, insanın gerçekleştirdiği en büyük kamusal eylemdir ve bu yönüyle dinle doğrudan ilişkilidir. Siyaseti dinden tamamen ayırmak, dini yalnızca belli bir alana hapsetmek anlamına gelir. Ancak “tadyînü’s-siyâse” (siyaseti dinleştirme) de tehlikelidir; bu yaklaşım dini siyasal bir araç hâline getirir. Aynı şekilde “tessyîsü’d-dîn” (dini siyasallaştırma) da dinin özüne zarar verir.

Din ve Bilim İlişkisi

Batı düşüncesinde din ve bilim arasındaki ilişki üç biçimde ortaya çıkmıştır:

  1. Tenakuz (Çelişki): Bilimin zaferi ve dinin yenilgisi,
  2. Temayüz (Ayrılık): Her biri kendi alanında, biri diğerine karışmadan var olur,
  3. Tebayün (Kesişim): Aynı meseleleri farklı yöntemlerle ele alırlar.
    İslam dünyasında ise bu üç yaklaşım basiretsizce taklit edilmiştir. Taha Abdurrahman’a göre bu krizi aşmak için iki indirgemeci anlayışı reddetmek gerekir:
  4. Bilimi yalnızca tabii (fen) bilimlerine indirgemek,
  5. Dini yalnızca inanç alanına indirgemek.

Bu indirgemeler hem bilimin hem dinin özünü daraltır. Abdurrahman, bu sınırlılığı aşmak için iki temel ilke ortaya koyar:

    • Mebdeü Merâtibi’l-Akl (Aklın Mertebeleri İlkesi): Akıl tek düzeyli değildir; her akıl seviyesine karşılık gelen bir ilim seviyesi vardır. Bilimi yalnızca fizik alana hapsetmek, aklın yüksek mertebelerini ihmal etmektir.
    • Mebdeü İstikmâli’l-İlm (Bilimde Kemal İlkesi): Her ilim, kemalini kendisinden daha yüce bir ilme dayanarak bulur. Bilim kendi sınırlarını aşmak istiyorsa, fevkinde bir ilimle irtibat kurmalıdır.

    Benzer şekilde din de yalnızca inanç alanına indirgenemez. Dinin üç temel şubesi (iman, ilim ve amel) birbirini tamamlar. Güzel hayat (Kur’an’da ifade edilen hayât-ı tayyibe) bu üç alanın bütünlüğüyle mümkündür.
    Din ve bilim ilişkisi İslam düşüncesinde bir iç içelik ilişkisidir. Bu ilişkide bilim, dinin bir parçasıdır. Bu bakış açısından dolayı dini bilime öncelememiz gerekir; ancak bu, fazilet önceliği değil, bütünün cüze önceliğidir. Aynı şekilde bütün bilimleri dine dâhil etmek zorunluluk arz eder. Burada söz konusu olan, tabiinin metbûyla iç içeliği değil, bütün ile parçanın iç içeliğidir. İlimlerdeki bütün keşifler ve hakikatler, dinin doğruluğuna şehadet eder.
    Bu durum, din konusundaki düşünce ve ibretimizi artırır. Ayrıca, yaratıcımızla olan ilişkimizi, Allah’a yaptığımız ibadetler gibi güçlendirir. Nasıl ki namazlarımızda kâinatın hakikatlerine dair apaçık ayetleri okuyor, şeriatın hakikatlerini dile getiriyorsak; tabiatın hakikatlerini okumak da aynı şekilde bir ibadettir. Dolayısıyla, namazlarımız bizi Allah’a nasıl yakınlaştırıyorsa, tabiatın bilimiyle meşgul olmak da bizi O’na yakınlaştırır.

    X’de paylaşılmıştır.