Prof. Dr. Mehmet Görmez hocamız, bugünkü dersine Taha Abdurrahman’ın Sualü’l-Amel adlı eserinin her ilim talebesi için bir yol haritası olabileceğine dikkat çekerek başladı. Buna istinaden, ilim ve amel arasındaki ilişkiye vakıf olan her âlim ve talebenin, bu iki alanın karşılıklı etkileşimi içinde ilmî çabasının yönünü bulduğunu ve amelinin istikamet kazandığını müşahede edeceğini ifade etti.
Amel nedir sorusuyla karşılaşan herkes, bağlamdan bağımsız kaldığında cevabında tereddüt yaşayacaktır. Çünkü bu soru iki anlam taşır: Birincisi “amel nedir, amele özgü olan nedir?”, ikincisi ise “amelin yöntemi nedir, hangi ameli işlememiz gerekir, amel nasıl yerine getirilir?” şeklindedir. Dolayısıyla “amel nedir?” sorusu aslında iki ayrı soruya dönüşmektedir.
Amelin hakikatini ya da mahiyetini tanımlamak için onun gayesini bilmek tek başına yetmez; çünkü amelin hakikatini bilmek bizzat amaçlanan bir şey değil, daha mühim bir gayeye ulaştıran bir merhaledir. Amelin hakikatini bilmek, onun yolunu bilmenin şartıdır. Bu bağlamda amelsiz ilim yoktur; ilim, yöntemle meşgul olunmadan akılda tasavvur hâline gelmez. Bu meşguliyet ise sadece amelden ibarettir. Râğıb el-İsfahânî’ye göre; ilim ile amel birbirinden asla ayrılmaz; biri varsa diğeri de mutlaka vardır, biri yoksa diğeri de yoktur. İlim temel, amel ise bina gibidir. Temelsiz bina nasıl ayakta durmazsa, amelsiz ilim ve ilimsiz amel de fayda vermez. Fiil mücerret bir harekettir, amel ise anlamlı, amacı olan eylemdir. Bu nedenle amelin hem bir hakikati hem de bir yöntemi vardır.
Ebû Hâmid el-Gazzâlî’nin ilim–amel ilişkisine dair sözü, meselenin mahiyetini ve önemini özlü bir biçimde ortaya koyar: “Amelsiz ilim deliliktir; ilimsiz amel ise zaten yok hükmündedir.” Gazzâlî’ye itiraz edenlerin bir kısmı amelin şartının ilim olduğunu kabul etse de ilmin şartının amel olmadığını savunur. Bir kısmı ise nazarî ilmin varlığından hareketle amelsiz ilmin delilik olduğunu kabul etmez ve nazarî ile amelî olanı birbirinden ayırır. Oysa bu söz İslami paradigma içinde ele alındığında tüm şüpheler ortadan kalkar; çünkü İslami paradigma, ilim, akıl ve fıkıh kavramlarının aynı anlam alanına işaret ettiğini kabul eder. Bu durumda, “amelsiz ilim deliliktir” sözü, “amel olmadan akıl da deliliktir” yahut “amelsiz fıkıh/kavrama deliliktir” anlamına gelir.
Bu çerçevede açıkça ortaya çıkmıştır ki, amel etmeyen akıllı kimse, akılsız gibidir. Buradaki amel salih ameldir. Dolayısıyla akıllı insanın aklı davranışlarına yansımıyorsa akılsız hükmündedir. Amel etmeyen fakih de hayatını ilme adasa bile hakikati kavramamıştır; anlamaktan uzaklaşmak akıldan uzaklaşmak gibidir ve bu da deliliktir. Yine bu konuda Gazzâlî şöyle der: “Bil ki eğer ilim bugün seni ma’siyetten alıkoymuyor ve Allah’a itaate yöneltmiyorsa, yarın seni cehennem ateşinden de koruyamaz. Bugün amel etmezsen yarın, فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا’ bizi geri döndür ki salih amel işleyelim, dersin. O zaman sana ‘Ey ahmak, sen zaten oradan geldin’ denir”. Bu nedenle akıl–amel ilişkisine anlamak ve amel etmek açısından bakmak gerekir. Böyle olunca ilim ile ameli düzenleyen ilkelerin belirlenmesi zorunlu hâle gelir.
İlim–Amel Arasındaki İlişkiyi Düzenleyen İlkeler ise şöyledir:
- Amele Öncelik İlkesi/ Meb’deü Takdim-î İtibarî’l-Amel:
Amel gerektirmeyen meselelerin hiçbir faydası yoktur ve araştırılmasına gerek yoktur. Hatta altında amel bulunmayan her söz terk edilmelidir. Amel doğurmayan söz dahi söylenmemelidir. - Amel Etme Talebiyle İlim Elde Etme İlkesi/ Meb’deü’l-İlm-i’l-Müsta’mel:
Kişi, ancak öğrendiğiyle amel ettiğinde gerçekten öğrenmiş olur. Aynı zamanda elde ettiği ilimle amel etmedikçe ilmini de artıramaz. Bu durumda kişiye amel edebileceği kadar ilim lazımdır. - Faydalı İlim İlkesi/ Meb’deü’l-İlm-i’n-Nafî’:
İnsan, ancak amele dönüşen ilmi elde etmeye çalışmalıdır. İlmin yalnızca kendi faydasına değil, insanlığa olan faydasına da bakmalıdır.
Bu üç ilke, ilim ile amel arasındaki ilişkinin sınırlarını belirler. Öğrenen ve öğretenler bu ilkelere bağlı kaldığında araştırmalar ve ilmî keşifler bambaşka bir mecra kazanır; ilmî ilerlemenin ufkunda insanlığı tehdit eden tehlikelerden de korunmuş oluruz. Geriye nazarî akıl ve amelî akıl ikilemi kalmaktadır. Bu ikilemi savunanların dayanağı Yunan felsefesidir. Çünkü onlar düşünsel hayat ile amelî hayatı birbirinden ayırmış ve düşünsel hayatı çok daha üstün görmüşlerdir. Batı düşüncesi de bu ayrımı sürdürmüştür. Onlara göre düşünsel âlemin sahibi filozoftur; amelin en yüce derecesi ise siyasî eylemdir. En düşük derece ise maişeti sağlayan amellerdir.
Bu ikilem İslami paradigmaya aktarıldığında, Yunan’dan nakledilen anlamından soyutlanmış; nazar sözün altına, amel ise fiilin altına yerleştirilmiştir. Böylece Yunan’daki ayrım korunmuş görünse de İslam düşüncesi bunu bir nevi tashih etmiştir. İslam paradigmasında; nazari ve ameli eylem ayrımı ve ilişkisi göz önünde bulundurularak; zihnin, kalbin ve organların amelleri diye bir tasnif yapılmıştır. Bu bakışla nazarî ve amelî olanın karşıtlığı, İslam paradigmasında amelin iki çeşidi arasındaki bir karşıtlık olarak anlaşılmıştır: biri fizikî ameller, diğeri kalbin amelleridir. Bu dönüşüm, Yunan’daki ayrımı düzeltmeye yönelmiştir.
İslam düşüncesi; amel için yalnızca ilim şartı koşmaz; kişi amele yöneldiğinde o amel ona bilmediği başka ilimleri de kazandırır. Hadis-i şerifte buyurulur: “Her kim ilmiyle amel ederse Allah da ona bilmediği ilimleri öğretir.” Böylece ilim–amel ilişkisi ikili hâle gelir: İlmin şartı amel olduğu gibi, amel de ilmin şartına dönüşür. Kişi ilmiyle amel ettikçe okumadığı ilimleri de tahsil eder. Zira ayet-i kerimede (Bakara/282): “ ‘وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُ’, ‘Siz Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşırsanız, Allah size bilmediklerinizi öğretir’” diye buyurulur.
Kişi amel ile meşgul oldukça ilme ulaşır, ilmi artar, aklı genişler; hem anlamada hem marifette yeni kapılar açılır. Bazıları ona özgü, bazıları müşterek olur. Bu nedenle İslam’da ilim–amel arasındaki ilişki, “kesintisiz bir döngü içinde işleyen, özel bir diyalektik ilişki”dir. Kişi ilme daldıkça daha salih amele ulaşır; salih amelle meşgul oldukça daha faydalı bir ilme yükselir ve bu süreç kesintiye uğramadan sürer.
Bu ilişkinin derinliği, Arapçanın kalb teorisinde de görülür: aynı kökten türeyen ilim ve amel lafızları, harflerin altı farklı diziliminde bile birbirleriyle ilişkilendirilmektedir. Amel ile ilim, birbirinin zorunlu gereğidir; ilim insanı amele götürür, amel de insanı ilme götürür.

