Bu haftaki dersimiz, Taha Abdurrahman’ın Gazi Üniversitesi’nde gerçekleşen bir programı için kaleme aldığı metnin değerlendirilmesiyle başladı. Hocanın dikkat çektiği ilk nokta, “tefekkür” kavramının modern Arapça kullanımında büyük ölçüde unutulması ve onun yerine daha çok “tefkîr” kelimesinin yaygınlaşmasıydı. Hocamız iki kavram arasında biçimsel değil, yön belirleyen derin bir farkın bulunduğunu belirtti. Bu farka göre tefkîr analitik ve çözümleyici bir süreç yani yatay bir zihinsel faaliyettir. Tefekkür ise, hakikate yükselen, değerle irtibat kuran bir düşünme biçimi ve dikey bir yolculuktur.
Taha Hoca, metninin temel ilkesinin “iştikak” ile “istimâl” ayrımı olduğunu vurgulamaktadır. Yani kelimenin kökeni ile tarihsel kullanımının birbirinden ayrıldığı bir durum söz konusudur.
Klasik ulema tefekkür kavramını merkeze alırken, modern Müslüman düşünürler tefkîr kelimesine yönelmişlerdir. Bu dönüşümü açıklarken konuyla ilgili iki ismin görüşlerini ele almıştır: Gazâlî ve Abbas Mahmûd el-Akkâd. Gazâlî’nin İhyâ’da “tefekkür”ü müstakil bir bölüm olarak işlemesi, Rabbânî bir dikkatin, varlık üzerinde derin bir murakabenin ifadesi iken; Akkâd’ın “tefkîr”i geniş bir rasyonel etkinlik alanı olarak ele alması modern zihnin yatay genişleme eğilimini göstermektedir.
Hocamız metin üzerinden bu iki kavramın Kur’ân-ı Kerim’deki kullanımlarına değindi. “Tefekkür” ve “tefkîr” kelimelerinin mastarları Kur’ân’da isim olarak yer almazken bu kavramların fiil formları ile sık sık karşılaşırız. Burada çarpıcı bir sonuç ortaya çıkar: “Yetefekkerun” fiili on yedi ayette yer alırken, “fekkere” fiili yalnızca bir ayette geçer.
Ayrıca tefekkür fiilinin çoğunlukla ayetlerin sonunda yer alması, onun bir “ibret” ve “hakikate yönelme” çağrısı taşıdığını göstermektedir. Öte yandan, “fekkere” fiilinin Velîd b. Muġîre bağlamında olumsuz bir zihinsel tereddüt ve hesap yapma anlamıyla kullanıldığını da göstermektedir. Böylece Kur’ân-Kerim, tefekküre daha yüksek bir değer atfeder, çünkü tefekkür doğrudan hakikate bağlıdır, tefkîr ise başka unsurlara dayanır ve bazen hakikatin dışına taşabilir.
Metnin devamında düşüncenin amel ile ilişkisi ele alındı. Taha Hoca’ya göre düşünce ile amel arasındaki bağ “arazî” değildir, yani sonradan eklenen bir unsur değil, özsel ve ayrılmaz bir birliktir. Bu nedenle tefekkür amel doğurur, amel ile beslenir; tefkîr ise her zaman eyleme dönüşmeyebilir. Bu noktada hocamız “mükevvinât” kavramını açarak düşüncenin ortaya çıkmasını sağlayan unsurun “mukavvimler” yani kurucu öğeler olduğunu söyledi. Bu kökten türeyen kelimelerin (takvîm, ikame, kıyâm, kıymet) çeşitliliği üzerinden düşüncenin hem maddi koşullarla hem de değerle kurduğu bağa işaret etti. Buna göre mükevvinat düşüncenin varlık zeminini, kıyem (değerler) ise yönünü belirler; değer olmadan düşünce vücut bulmaz, düşünce olmadan da değer işlev kazanmaz.
Dersin son bölümünde hocamız, modern çağda Müslüman düşünürlerin “tefekkür” yerine “tefkîr”i tercih etmelerinin sonuçlarına işaret etti. Bu tercih, düşünce ile amel arasındaki asli bağın zayıflamasına yol açmıştır. Taha Abdurrahman’ın hedefi, tefekkürün yeniden ihyasıdır; çünkü tefekkür, hem hakikate bağlılığı hem de amelle kopmaz ilişkisi sayesinde İslâmî düşüncenin kurucu ilkesini temsil eder. Hocamız, bu ayrımın yalnızca kavramsal değil, toplumsal ve ahlaki sonuçlar doğurduğunu, bu yüzden tefekkür–tefkîr ayrımını merkeze alan ciddi çalışmalara ihtiyaç olduğunu vurguladı.

