Prof. Dr. Müfit Selim Saruhan Hocamız, bu dönemin “Bir Filozof Bir Eser” dersi kapsamındaki ilk oturumda, insanın felsefeye duyduğu ihtiyacı ve din ile felsefe arasındaki ilişkinin mahiyetini ele almıştır.
Müfit Hocamız insanın, varlığı anlamaya çalışan bir varlık olduğuna dikkat çekerek dersine başlamıştır. Düşünmek, insanın yalnızca zihinsel bir faaliyeti değil, aynı zamanda varoluşsal bir yönelişidir. İnsan, bilmek ister; çünkü bilme arzusu insan doğasının ayrılmaz bir parçasıdır. Bilinenlerden bilinmeyene ulaşma çabası, insanı sistemli düşünmeye sevk eder. Bu çabanın en köklü ve sistematik biçimi felsefedir. Felsefe, kelime anlamıyla “bilgelik sevgisi” veya “hikmet sevgisi” demektir. Buradaki vurgu, bilge olmak değil, bilgeliğe yönelmektir. İnsan hakikatin mutlak sahibi değil, arayıcısıdır. Hikmetin asıl sahibinin Allah olduğu, insanın ise ancak hikmete talip olup ondan nasiplenmeyi amaçlayan bir varlık olduğu vurgulanmıştır.
Felsefe, hazır cevaplar sunan bir sistem olmaktan ziyade, insanın verdiği cevapları sorgulayan bir disiplindir. Hayret, merak ve anlam arayışı felsefenin temelini oluşturur. İnsan doğru ile yanlışı ayırt etmek, evreni ve kendisini anlamlandırmak için felsefeye ihtiyaç duyar.
Hocamıza göre, felsefeye olan ihtiyaç, insanın varlığı anlama çabasının en temel göstergelerinden biridir. İnsan yalnızca “ne vardır?” sorusunu değil, aynı zamanda “neden vardır?” sorusunu da sormak zorundadır. Bu noktada Aristoteles’in ortaya koyduğu dört neden öğretisi, felsefenin insan düşüncesindeki vazgeçilmez rolünü açık biçimde ortaya koyar. Aristoteles’e göre bir şeyi tam anlamıyla bilmek, onun maddi nedeni (neyden yapıldığı), formel nedeni (ne olduğu, mahiyeti), fail nedeni (onu meydana getiren etken) ve gaye nedeni (niçin var olduğu, amacı) hakkında bilgi sahibi olmayı gerektirir. Felsefe, insanın bu dört soruya bütüncül cevaplar aramasını sağlayan sistematik düşünme disiplinidir. Maddi neden, varlığın fiziksel temelini anlamamızı sağlarken; formel neden, eşyanın özünü ve kimliğini kavramamıza yardımcı olur. Fail neden, oluş ve değişim süreçlerini açıklarken; gaye neden, varlığın anlam ve amaç boyutunu ortaya koyar. Özellikle gaye neden, insanın hayatına yön veren değerleri ve anlam arayışını temellendirmesi bakımından felsefenin vazgeçilmez yönünü temsil eder. Bu çerçevede felsefe, insanı sorgulayıcı kılar, düşünceyi özgürleştirir ve evren hakkında evrensel bir bakış açısı kazandırır. İnsan zihnini geliştirir, bireyin entelektüel ve ahlaki olgunlaşmasına katkı sağlar ve toplumların ilerlemesine zemin hazırlar. Aynı zamanda felsefe, insanı hurafe, sanı ve önyargılardan kurtararak aklın sistematik ve eleştirel ufkuna ulaştırır. “Nasıl” sorusundan, metafiziği merkeze alan “niçin” sorusuna yönlendiriyor. Böylece insan, yalnızca var olanı bilmekle kalmaz, varlığın anlamını ve amacını kavramaya yönelir. Felsefe ruhumuzun bakımı ve yekinliği çabası olduğu kadar evrenle olan ilişkimizi şiir düzeyinde Burhan düzeyine yükseltme çabasıdır.
İslam düşünce tarihinde felsefe çoğunlukla “hikmet” kavramıyla ifade edilmiştir. Hikmet, yalnızca bilgi değil, bilginin doğru ve yerinde kullanılmasını da ifade eder; sebepler bilgisidir. Hikmet; sözde ve davranışta isabet demektir. İslam filozofları felsefeyi hikmetin araştırılması olarak görmüş, filozofu ise hikmet talibi olarak tanımlamıştır. Bu gelenekte filozoflar; hakîm, müteellih, müteakkil, arif ve kâmil gibi kavramlarla anılmıştır. Bu kavramlar, düşünce ile ahlakın birleştiği bir bilgelik anlayışını yansıtır.

