Prof. Dr. Celal Türer bu dersinde, felsefe tarihinin en zorlu antinomilerinden biri olan rasyonalizm ve empirizm çatışmasını merkeze alarak, akıl kavramının tarihsel süreçte sabit bir güç değil, sürekli form değiştiren bir yapı olduğunu ortaya koymuştur. Rasyonalizmin her zaman “bir sıfır önde” başladığı algısına değinen Türer, Azra Erhat’ın “İşte İnsan” eserindeki çözümlemesine atıfla, aklın kökeninin hem bir güç hem de tanrısal bir doluluğu ifade eden Yunanca Menos kelimesine dayandığını; bu kavramın öğrenme ve matematiksel ölçü anlamındaki Mathes ve Metron ile doğrudan ilişkili olduğunu belirtmiştir. Akıl kavramının Aristo ve Anaksagoras’ta Nous, Platon’da Logos, Orta Çağ’da ise ölçü birimi olarak Ratio şeklinde tezahür ettiğini; modern dönemde ise Descartes ve Leibniz gibi düşünürlerle birlikte Reason ve Intellect kavramlarına evrildiğini ifade etmiştir.
Türer’e göre temel mesele, aklın durağan bir cevher (Substance) mi yoksa Kur’an-ı Kerim’de 46 yerde geçtiği üzere bir “fiil” (akletme) mi olduğudur; bu bağlamda akıl, varlıktan bağımsız bir kumanda merkezi değil, ancak “makul” olanla yani varlığın tezahürüyle anlam kazanan bir süreçtir. Rasyonalizmin, aklı metafizik bir alan olarak görüp A priori ilkelerle hem fiziği hem metafiziği kuşattığı iddiasına karşılık; John Locke gibi empiristlerin aklı bir Tabula Rasa (boş levha) olarak tanımladığını hatırlatan hocamız, Kant’ın eleştirel akılcılığıyla bu iki kutbu uzlaştırmaya çalışarak aklın sınırlarını belirleme çabasına dikkat çekmiştir. David Hume’un nedensellik eleştirisiyle Kant’ı “dogmatik uykusundan” uyandırdığını, sonrasında Hegel’in tarihsel aklı ve Marx’ın ise menfaati merkeze alan ekonomik akılcılığı geliştirdiğini; günümüzde ise algoritmalar üzerine kurulu hesaplayıcı, araçsal aklın (Instrumental Reason) başat hale geldiğini vurgulamıştır. Türer; Nietzsche ve Heidegger’in kutsanan akla yönelik radikal eleştirilerine değinerek, Heidegger’in “Düşünme, aklın düşünmenin en amansız düşmanı olduğunu anladığımızda başlar” uyarısını hatırlatmış ve aklın varlığı kontrol eden bir mekanizma değil, varlıkla birlikte ortaya çıkan bir keşif süreci olması gerektiğini savunmuştur.
İbn Sina ve Gazzali arasındaki “Tanrı’nın cüziyyatı bilmesi” tartışmasına da değinen hocamız, Gazzali’nin filozoflara yönelik sert eleştirilerinin aklı belli bir kalıba hapsetmesinden kaynaklandığını, oysa İbn Sina’da aklın, çokluk dünyasını Tanrı’nın birliğine bağlayan bir köprü olduğunu ifade etmiştir. Dersin sonunda Feyerabend, Bachelard ve Burhanettin Tatar gibi isimlere atıfla, hakikatin sadece donmuş tanımlarla değil, varlığın kendini açtığı Aletheia (hakikatin tezahürü) üzerinden aranması gerektiğini belirtmiştir. Farabi, Kindi ve diğer İslam filozoflarının çabalarının aklın sürekli yenilenmesi gerektiğini kanıtladığını söyleyen Türer; rasyonel olanın aslında inanç ve duygular gibi Irrational (akıldışı) bir zeminde yükseldiğini, bu zeminin fark edilmesiyle aklın ufkunun genişleyeceğini, nihayetinde Molla Sadra ve İkbal’in de işaret ettiği üzere vahiy, akıl ve deneyimin birbirini dışlamadan bir bütün olarak hakikate hizmet etmesi gerektiğini vurgulamıştır.

