Prof. Dr. Celal Türer, bu haftaki dersine aklın mahiyeti ve sınırları üzerine derinlikli bir analizle başlayarak, geçen haftaki “akıl” tartışmalarını bir üst seviyeye taşıdı. Hocamız, aklın tarih boyunca statik bir yapı sergilemediğini, aksine tefekkür, teemmül ve tefakkuh gibi farklı tezahürlerle çeşitlendiğini belirtti. Dersin ilk temel izleği, aklın kendi dışındakini tanımlama çabası, yani “Akıl Dışılık” (Irrationality) kavramıydı. Türer’e göre akıl, ancak kendi sınırlarını çizdiğinde neyin akıl dışı olduğunu idrak edebilir. Bu bağlamda akıl ve akıl dışı arasındaki ilişkiyi üç perspektifte ele aldı: Karşıtlık ilişkisi, indirgemeci (Reductionism) ilişki ve birbirini tamamlayan bütünsel ilişki.
İnsanın rasyonel bir varlık olduğu yönündeki klasik kabulleri sorgulayan hocamız, Dan Ariely’nin “Akıldışı Ama Öngörülebilir” (Predictably Irrational) adlı eserinden hareketle, insan kararlarının her zaman mantıksal bir süzgeçten geçmediğini örnekledi. Ariely’nin deneysel psikoloji ve davranışsal iktisat temelli verileri üzerinden, insanın “Görecelilik” (Relativity) ilkesine göre hareket ettiğini, nesneleri mutlak değerleriyle değil, çevresindeki seçeneklerle kıyaslayarak algıladığını vurguladı. Özellikle “Çıpalama” (Anchoring) etkisiyle, zihnimizin ilk karşılaştığı bilgiyi bir referans noktası kabul ederek sonraki tüm yargılarını buna göre şekillendirdiğini ifade etti. Ayrıca, “Bedava” (Free) kavramının rasyonel bir maliyet hesabından ziyade duygusal bir tepki doğurduğunu ve sosyal normlar ile piyasa normları arasındaki çatışmanın insan ilişkilerinin doğasını nasıl dönüştürdüğünü felsefi bir dille analiz etti.
Dersin ikinci ve ana bölümünde ise epistemoloji tarihinin en güçlü damarlarından biri olan Empirizm (Deneyimcilik) ekolüne geçiş yapıldı. Hocamız, bu ekolün kökenlerini Antik Yunan’daki Empeiria kavramından başlatarak, bilginin tek kaynağının duyum ve deneyim olduğunu savunan bu gelinişin üç evresini (Antik, Klasik ve Modern) özetledi. Bu noktada odak noktası, modern empirizmin kurucu babası kabul edilen John Locke ve onun abidevi eseri “İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme” (An Essay Concerning Human Understanding) oldu.
John Locke felsefesinin temel taşlarını şu başlıklar altında detaylandırdı:
1. Doğuştan Gelen Fikirlerin Reddi: Locke, rasyonalistlerin iddia ettiği “doğuştan gelen fikirler” (Innate Ideas) teorisine şiddetle karşı çıkar. Ona göre, eğer mantık ilkeleri veya Tanrı fikri doğuştan olsaydı, çocukların veya zihinsel engelli bireylerin de bunlara vakıf olması gerekirdi. Oysa bilgi, sonradan kazanılan bir süreçtir.
2. Tabula Rasa (Boş Levha): Locke’a göre insan zihni doğuşta üzerine hiçbir şey yazılmamış bembeyaz bir kâğıt veya boş bir levha gibidir. Zihin, tüm içeriğini ve “malzemesini” deneyim yoluyla elde eder.
3. Duyum ve Düşünüm (Sensation & Reflection): Locke bilgiyi iki kaynağa ayırır. Dış dünyadan gelen veriler “Duyum” (Sensation) yoluyla alınırken, zihnin bu veriler üzerinde yaptığı işlemler (hatırlama, kıyaslama, inanma) “Düşünüm” (Reflection) olarak adlandırılır.
4. Birinci ve İkinci Nitelikler: Locke, nesnelerin kendisinde bulunan ve onlardan ayrılamayan özellikleri (şekil, hareket, sayı gibi birinci nitelikler) ile sadece zihnimizde algılanan özellikleri (renk, koku, tat gibi ikinci nitelikler) birbirinden ayırır. Bu ayrım, bilginin nesnelliği ve öznelliği tartışmasında kilit bir rol oynar.
Locke’un ardından kısaca George Berkeley’in “Varlık algılanmaktır” (Esse est percipi) idealizmine ve David Hume’un nedensellik eleştirisine değinen hocamız, empiristlerin “Doğruluk” (Truth) anlayışının, rasyonalistlerin aksine “Uygunluk” değil, zihinsel verilerin kendi içindeki tutarlılığı (Coherence) üzerinden şekillendiğini belirtti.
Sonuç olarak hocamız, bilginin sadece gökyüzünden (akıldan) inmediğini, yeryüzünden (deneyimden) beslendiğini vurgulayarak, Immanuel Kant’ın bu iki kutbu nasıl sentezleyeceğine dair ipuçları vererek dersi tamamladı. Bilgi, hem dış dünyanın verilerine hem de bu verileri işleyen bir zihinsel yapıya muhtaçtır.

