Meselelere Felsefe ile Bakmak | Ders 7

Prof. Dr. Celal Türer, bu haftaki dersinde insan doğasının ve varoluşun en temel gerilim hatlarından biri olan Gayelilik (Teleology) ve Mekanizm (Mechanism) antinomisini merkeze alarak, bu iki kavramın tarihsel süreçteki çatışmasını ve modern dünyadaki izdüşümlerini derinlemesine analiz etti. Hocamız, dersin başında beşerî zihnin dünyayı anlamlandırırken daima iki soru arasında gidip geldiğini vurguladı: “Niçin?” ve “Nasıl?”. “Niçin” sorusu bizi bir amaca, bir hikmete ve dolayısıyla metafizik bir zemine götürürken; “Nasıl” sorusu bizi işleyişe, sürece ve sebep-sonuç ilişkisine (Cause and Effect) yöneltir. Tarihsel perspektifte, yaklaşık 1700-1800 yıl boyunca “Niçin” sorusunun “Nasıl” sorusunu tahakküm altına aldığını, ancak 15. yüzyıldan itibaren mekanizmin yükselişiyle bu dengenin tam tersine döndüğünü ifade etti.

Dersin en özgün ve can alıcı noktalarından birini, hocamızın Ebû’l İzz El-Cezerî üzerinden kurduğu Sibernetik (Cybernetics) tartışması oluşturdu. Prof. Dr. Celal Türer, Cezerî’nin sadece basit makineler yapan bir mühendis değil, aslında canlı ve cansız arasındaki o keskin sınırı dehasıyla esneten bir düşünür olduğunu belirtti. Sibernetik, canlılardaki kontrol ve iletişim mekanizmalarının makinelere aktarılmasıyla ilgilenir. Hocamız, Cezerî’nin çalışmalarını “canlı ve cansızın bir gaye etrafında nasıl birlikte çalışabileceğini anlama çabası” olarak tanımladı. Günümüzün Cyborg ve Yapay Zekâ tartışmalarına atıfla; eğer bir makineye hafıza ve algoritmik çıkarım gücü (istidlal) yüklenebilse, içgüdü ve irade gibi canlılığı kuran temel unsurlar bu mekanizmaya dahil edilebilir mi meselesi, Cezerî’nin 12. yüzyıldaki otomat tasarımı felsefesini hatırlatmaktadır. Cezerî, canlılığın dışsal formunu ve işleyiş mantığını (fonksiyonelliğini) mekanize ederek, “makineye ne kadar hayat üflenebilir?” sorusunun ilk fiziksel deneylerini yapmıştır. Bu noktada Cezerî’nin makineleri, pozitif bilimlerin dünyayı cansız kabul eden indirgemeci yaklaşımına karşın, varlığın her zerresinin bir zikir ve gaye içinde olduğu görüşüne sahip kadim İslam metafiziğinin teknik birer tezahürü gibidir. Cezerî aslında canlılığın mekanik olarak taklit edilebileceğini kanıtlayarak, bugün cyborg dediğimiz “insan-makine” birleşiminin teknik ve felsefi zeminini hazırlamıştır.

Tarihsel süreçte bu antinomiyi derinleştiren filozofları ele alan Türer, meseleyi Aristoteles’e dayandırdı. Aristoteles, varoluşa bir teleoloji (gayelilik) getirmiş ve her varlığın kendi içinde bir ereğe doğru hareket ettiğini savunmuştur. Ancak modernite ile birlikte bu durum kökten sarsılmıştır. Francis Bacon ve René Descartes, bilimin gelişebilmesi için doğanın metafizik yüklerden yani gayelerden arındırılması gerektiğini savunmuşlardır. Özellikle Spinoza, evrendeki işleyişin bir üçgenin iç açılarının toplamı gibi zorunlu bir nedensellik içinde aktığını, buna dışarıdan bir gaye atfetmenin zihinsel bir yük olduğunu ifade etmiştir. Hocamız, bu noktada Charles Sanders Peirce’ın “Araştırmanın önünü tıkama” (Don′t block the inquiry) uyarısını hatırlatarak, gayelilik adına yapılan metafiziksel dayatmaların bazen bilimsel merakı felç edebileceğine dikkat çekti.

Dersin ağırlık merkezini oluşturan bir diğer isim ise Immanuel Kant oldu. Kant, “Nasıl ahlaklı olmalıyım?” ve “Nasıl bilmeliyim?” sorularıyla “Niçin”den “Nasıl”a bir yönelim başlatarak felsefede bir Kopernik devrimi yapmıştır. Kant’a göre doğaya nesnel bir gaye yüklemek çelişkilere (antinomiye) yol açar; bu nedenle gayelilik ancak öznel bir ilke olarak insan zihninde yer bulabilir. Bu düşünsel zemin, Charles Darwin ile biyolojik bir dönüşüme uğramıştır. Darwin, “Göz görmek için yaratılmıştır” şeklindeki klasik teleolojiyi sarsarak; görmeye yarayan yapıların, seçilim ve adaptasyon süreçleri sonunda kalıcı olduğunu kanıtlamıştır. Böylece yüce gayeler yerini lokal ve sistemsel işlevlere bırakmıştır. John Dewey de bu süreci “Gerekçenin arkaya konulması” olarak yorumlamış, doğadaki güzelliği (çiçeklerin rengi gibi) Tanrısal bir estetik gayeden ziyade, türün devamı için bir mekanizma olarak okumuştur.
Hocamız, modern düşüncenin bir diğer kutbu olarak Michel Foucault’ya değindi. Foucault, tarihi ve doğayı zorunlu bir amaca doğru giden bir süreç olarak görmenin tehlikelerine işaret eder. Onun için tarih zorunlu bir gaye değil, kırılmalar, olasılıklar ve iktidar-bilgi ağlarının bir sonucudur. Mekanizmi eleştirirken, yerine çok merkezli ve dağınık bir açıklama modeli önerir. Yine bu bağlamda Robert Wiener ve günümüzün “Doğallaştırılmış Teleoloji” (Naturalized Teleology) kavramları üzerinden, organizmaların ne tamamen makine ne de tamamen bilinçli birer amaç güdücü olduğunu, kendi dengesini koruyan (Homeostasis) sistemler olduğunu ifade etti.

Dersin sonuç bölümünde Prof. Dr. Celal Türer, İslam dünyasının bilimsel durgunluğunu bu antinomi üzerinden analiz etti. 12. yüzyıla kadar Müslümanların astronomi ve tıp (kan dolaşımının keşfi gibi) alanlarındaki muazzam başarılarının sırrı, nedensellik ile Tanrısal irade arasında bir uyumsuzluk görmemeleriydi. Ancak ne zaman ki “Nasıl” sorusu terk edilip sadece “Niçin” (Hikmet) sorusuna sığınıldı, o zaman üretim durdu. Hocamız, İhsan Fazlıoğlu’nun vurgusuna katılarak; “Niçin”i söyleyen birinin eğer “Nasıl”ı (ahlakın nasılı, birliğin nasılı, bilimin nasılı) söyleyemiyorsa dikkate alınmaması gerektiğini belirtti.

Netice itibarıyla; büyük medeniyetler tümel iddialarla başlasa da ancak tikeller alanına (yani nasıl’a) inebildikleri ölçüde kalıcı olurlar. İslam düşüncesi bugün yapay zekâ, adaletsizlik ve teknoloji gibi “Nasıl”a dair sorunlara, kendi metafizik derinliğini kaybetmeden, ancak mekanizmin dilini de ıskalamadan cevap vermek zorundadır. Teorinin (Niçin) pratiğe (Nasıl) galip geldiği bir dünyada aksiyon mümkün değildir. Gerçek hakikat arayışı, Newton’un elmanın düşüşündeki “Nasıl”ı bulması gibi, hikmet ile tekniği aynı potada eritebilen bir “Bütüncül Yaklaşım”dan geçmektedir.