Prof. Dr. Celal Türer, bu haftaki müzakeremizde epistemolojinin omurgasını teşkil eden apriori ve aposteriori kavramlarını, bilincin nesneyle kurduğu ontolojik bağlamda yeniden yapılandırdı. Dersin girizgâhında hocamız, zihnin eşyaya yönelirken sahip olduğu müktesebatın mahiyetini sorgulayarak, bilgiyi sadece bir “sonuç” değil, bizzat “oluş” süreci olarak tanımladı. Yaygın akademik hatanın aksine, apriorinin zihne önceden yüklenmiş hazır veri paketleri (Innate Ideas) olmadığını, aksine tecrübenin kaotik akışını anlamlı bir kozmosa dönüştüren lüzumlu bir “idrak zemini” olduğunu vurguladı. Bu bağlamda, Descartes’ın rasyonalist kesinlik arayışı ile Platon’un idealar dünyasından devşirdiği hatırlama (anamnesis) kuramı arasındaki ince çizgi, hocamızın analiziyle daha sarih bir hale geldi: Apriori, zamanın ötesinde bir veriliş değil, mantıksal bir zorunluluktur.
Dersin ağırlık merkezini oluşturan Immanuel Kant felsefesi, tecrübenin sınırlarını aşan ama tecrübesiz de var olamayan bir zihin mimarisi olarak sunuldu. Kant’ın “Sentetik Apriori” kavramsallaştırması üzerinden giden Türer, deneyin tekil verilerinin hiçbir zaman evrensel bir yasaya dönüşemeyeceğini, zira tümevarımın ontolojik bir süreklilik arz etmediğini ifade etti. Burada hocamızın kullandığı “mantıki öncelik” tabiri, zihnin tecrübe karşısındaki pasif bekleyişini değil, ona form veren kurucu iradesini temsil eder. Zaman ve mekânın birer nesne değil, öznenin dünyayı görme biçimi (form) olması, tecrübenin dağınıklığını bir düzene sokar. Ancak bu düzen, hocamızın da belirttiği üzere, zihni bir otomat haline getiren bir yazılım (software) değildir; aksine özgürlüğün ve anlamlandırmanın ilk şartıdır.
Tarihsel diyalektik içerisinde Aristoteles’in “kuvve ve fiil” (Potentiality & Actuality) kuramının uygunluğunu savunan Türer, zihnin potansiyel güçlerinin ancak aposteriori bir uyaranla aktüel hale gelebileceğini belirtti. Bu yaklaşım, rasyonalizmin dogmatik katılığını kıran bir “imkân felsefesi” olarak derse yön verdi. Leibniz’in sentez çabalarına karşın John Locke’un “tabula rasa” (boş levha) itirazı, bilginin semavi bir lütuf olmaktan ziyade yeryüzünde, tozun ve toprağın içinde inşa edilen bir süreç olduğunu hatırlattı. Hocamız, İslam düşünce geleneğindeki “fıtrat” kavramını bu tartışmaya dâhil ederek, İbn Teymiyye’nin fıtratı bir içerik değil, bir istidat (yönelim) olarak tanımlamasını güncel epistemolojiyle ilişkilendirdi. İnsanın fıtratı, belirlenmiş bir kader değil, tecrübe ile işlenmeyi bekleyen ham bir cevherdir.
Mantık kanunlarının bu antinomideki rolünü ele alan Prof. Dr. Celal Türer, mantığın eşyaya sınır çizmediğini, aksine zihnin kendi iç tutarlılığını koruyan bir “protokol” olduğunu savundu. Mantıksızlık, varlığın değil, zihnin o varlığı tasnif edememesinin bir tezahürüdür. Gadamer ve Habermas’ın iletişimsel eylem paradigmaları üzerinden geliştirilen “samimiyet” ve “öznelerarasılık” (Intersubjectivity) vurgusu, bilginin soğuk bir laboratuvar verisi olmaktan çıkıp insani bir “tanışıklığa” evrilmesini sağladı. Hocamız, apriorinin zihni bir şeye zorlamadığı için doğru kabul edildiği yönündeki paradoksal ama bir o kadar da derin tespitiyle, hakikatin baskıyla değil, apaçıklıkla (Self-evidence) kaim olduğunu gösterdi.
Matematik ve fizik yasalarının pragmatik değerini sorgulayan ders, Fuzzy Logic (Bulanık Mantık) ve olasılık hesapları üzerinden modern dünyanın belirsizliğine kapı araladı. Hayatın 1 ve 0 netliğinde bir dijital kod olmadığını, Jan Patočka’nın işaret ettiği gibi bir “sisler dünyası” olduğunu belirten Türer, hakikatin bu sisin içinden parlayan cüzi ışıklar olduğunu ifade etti. Bilimsel açıklamanın (Explanation) ötesine geçen felsefi anlama (Understanding), perdenin aralanması (Aletheia) ve keşfü’l-mahcup süreciyle eşleştirildi. Hocamız, Karl Popper’ın “yanlışlanabilirlik” (Falsifiability) ilkesini, zihnin kendi doğrularını kurban edebilme cesareti olarak betimleyerek, dogmatizmden kurtuluşun anahtarını bu metodolojik tevazuda buldu.
Dersin son safhasında, dinin ve akaidin apriorik temelleri ile fıkhın aposteriori dinamizmi arasındaki denge üzerinde duruldu. İnancın ferdi bir tecrübe (Subjective experience) olmasının ötesinde, toplumsal bir uzlaşı zeminine (Common good) nasıl taşınabileceği felsefi bir problem olarak tartışıldı. Türer, “Niçin” sorunu ile “Nasıl” sorusu arasındaki o ince çizgide, eğer Yad Luqman burada olsaydı akaid ve fıkıh ayrımının felsefi arka planını çok daha teknik bir şekilde izah edeceğini belirterek gıyabınızda size atıfta bulundu. Bu bağlamda, “Niçin” sorusunu soran metafiziksel şuurun, “Nasıl” sorusunu soran mekanik işleyişi (Cybernetics) dışlamaması gerektiğini, aksi takdirde düşüncenin ya köksüz bir aksiyon ya da eylemsiz bir melankoliye dönüşeceğini belirtti.
Nihai tahlilde Prof. Dr. Celal Türer, apriori ve aposteriori arasındaki gerilimin, insan varoluşunun soluk alıp vermesi gibi doğal bir ritim olduğunu ifade etti. Zihin, bu iki kutup arasında mekik dokuyarak dünyayı örer; ne tecrübenin hamlığına teslim olur ne de aklın soyut tiranlığına kapılır. Gerçek irfan, bu iki damarın birbirini beslediği bir “hayat sinerjisi” (Synergy) yaratabilmektedir. Hocamızın “Her yenilikte farklı bir çağrışımla gitmek” ilkesiyle özetlediği bu duruş, bilginin donmuş bir göl değil, her an yeni kıyılara vuran canlı bir nehir olduğunu bizlere bir kez daha derinden hissettirdi.

