Prof. Dr. Celal Türer’in bu haftaki dersi, insan zihnini ve yaşamını meşgul eden en karmaşık “antinomi”lerden biri olan özgürlük ve determinizm meselesine odaklanan derinlikli bir keşif yolculuğuydu. Hocamız, dersin başlangıcında özgürlüğün sadece kitaplarda kalan soyut bir kavram olmadığını, doğrudan insanın “varoluşu” ve sorumluluğuyla ilgili olduğunu vurguladı. Evrendeki her şey önceden belirlenmiş ve kaçınılmaz bir yasaya göre hareket etseydi, ahlak, ceza ve ödül gibi kavramların bir anlamı kalmazdı. Bu nedenle felsefe, şu can alıcı sorudan hareket etti: Bizler gerçekten karar verici özneler miyiz, yoksa devasa bir kozmik makinenin küçük birer dişlisi miyiz? Bu çerçevede, üç farklı felsefi ekolün perspektifi mercek altına alındı:
• Sert Determinizm: Her olayın önceden belirlenmiş fiziksel veya metafiziksel bir nedeni olduğunu ve özgürlüğün sadece bir illüzyondan ibaret olduğunu savundu.
• Libertaryanizm: İrade özgürlüğünü mutlak bir şekilde müdafaa ederek, insanın neden-sonuç zincirinin dışına çıkarak karar verebileceğini ileri sürdü.
• Yumuşak Determinizm (Bağdaşımcılık): Spinoza’nın başını çektiği bu yaklaşım, özgürlüğü doğa yasalarını bozmakta değil, bu yasaları akılla kavramakta ve bu evrensel sürece iradi olarak katılmakta buldu. Spinoza’nın Natura Naturans (Yaratan Doğa) ve Natura Naturata (Yaratılan Doğa) ayrımı, özgürlüğün zorunluluğun bilgisine dayandığını göstererek Deleuze, Derrida ve Marx gibi düşünürler üzerinde de derin izler bıraktı.
Tarihsel diyalektik içerisinde Hegel’in modern düşüncedeki zirvesine temas edildi. Hegel’e göre özgürlük, sadece iki seçenek arasında bir tercih değil, tarihsel ve diyalektik bir süreçti. Hocamız, Hegel’in “Tanrı’yı tarihin içine indirdiğini” belirterek, özgürlüğü kendi bilincine varan ve kendini gerçekleştiren “Ruh” (Geist) olarak tanımladı. Tez ve antitezden senteze giden bu yolculukta devlet, sanat ve din, insanın “vehim olan özgürlükten” “akli olan özgürlüğe” ulaştığı zeminler olarak sunuldu. Ancak hocamız, modern toplumda bireyin kendini gerçekleştirme yollarının teknolojik ve sosyal sistemlerle daralması üzerine eleştirel bir soru sordu.
Dersin teolojik boyutunda, “Tanrı’nın mutlak kudreti” ile “insan özgürlüğü” arasındaki gerilim incelendi. Muhammed İkbal’in, Tanrı’nın insanı “sorumlu” kılmak adına kendi kudret alanından bir mesafe açtığı (kendini sınırladığı) yönündeki görüşü tartışıldı. Ayrıca Musa Carullah Bigiyef’in “Rahmet-i İlahiye” düşüncesi üzerinden, sınırlı bir hayat için öngörülen sonsuz ceza mantığı sorgulanarak; özgürlük, adalet ve rahmetin aynı potada nasıl eridiği gösterildi.
Hannah Arendt’in perspektifiyle özgürlük ve hak ilişkisi de analiz edildi. Arendt’in hakları “ontolojik” bir temel olarak görmesi, ancak özgürlüğü kamusal alandaki “eylem” (Action) ve mücadeleye bağlaması dersin önemli bir başlığıydı. “Kötülüğün Sıradanlığı” örneği üzerinden, aklını ve özgürlüğünü emirlere teslim eden insanın nasıl ruhsuz bir savaş aracına dönüştüğü hatırlatıldı; eleştirel düşüncenin yasaklandığı dini veya siyasi yapıların insanlığı öldürdüğü vurgulandı.
Sonuç olarak ders; bilim, felsefe, sanat ve dinin özgürleştirici gücünü ele alarak tamamlandı. Dinî düşüncenin bağnazlığa düşmemesi için içtihat ve özgürlük alanını genişletmesi gerektiği belirtildi. Son 40 yılda kadınların sosyal ve dini statüsündeki değişimler bu özgürlük mücadelesinin bir meyvesi olarak sunuldu. Modern devletin korkunç bir “Leviathan” değil, sivil toplumla denetlenen bir “hizmetkar devlet” olması gerektiği ifade edildi. Nihai tahlilde dersin özeti şuydu: İnsan “özgürlüğe mahkûmdur” ve bu özgürlük ancak akıl, mücadele ve sınırların tanınmasıyla inşa edilebilirdi.

