Meselelere Felsefe ile Bakmak | Ders 10

Prof. Dr. Celal Türer’in bu haftaki dersi, her entelektüel yolculuğun başlangıcının bilgi ve düşünmedeki dinamizmi kavramaktan geçtiğini vurgulayan derinlikli bir keşif yolculuğuydu. Zira bilgi ve düşünme süreci statik değil, aksine insanı yeni ufuklara taşıyan canlı bir ritme sahiptir. Bu noktada rasyonalite kavramı, tekil bir kalıptan çıkarak farklı rasyonalite biçimlerini aramayı ve alternatifleri görmeyi gerektiren bir felsefi tutuma dönüşür. Fikirlerin ancak hayatın pratik zemininde yer bulduğunda değer kazandığını ve tahkik aşamasına ulaştığını belirten hocamız, ilişkisellik çağında ruh ve beden meselesinin hâlâ çözüm bekleyen bir muamma olarak karşımızda durduğunu ifade etti.

Erol Göka’nın felsefenin bedene mi yoksa ruha mı dayanması gerektiği yönündeki sorgulamalarından, Medaim Yanık ve Recep Şentürk arasındaki modern psikoloji ile klasik nefs teorisi çatışmasına kadar geniş bir tartışma alanı sunan hocamız, antik Yunan düşüncesinde ruh-beden meselesinin başlangıçta ölümsüzlük ve ölüm sonrası varoluş ihtiyacından doğduğunu belirtti. Pythagoras ve Empedokles’in ruh göçü inancına karşın, Anaksagoras zihinsel yönü temsil eden “nous” kavramına odaklanmıştır. Bu süreçte Platon’un üç parçalı ruh anlayışında akıl, arzu ve öfke güçlerini dengeleyen bir yapı ortaya konmuş; Devlet diyaloğunda yer alan siyah ve beyaz atlı savaş arabası metaforuyla akıl bu iki gücü dizginleyen bir süvari olarak tasvir edilmiştir ve bu yaklaşım felsefe tarihini derinden etkilemiştir.

Aristo ise ruh ve bedeni birbirinden ayrılamaz bir bütün olarak görerek ruhu bedenin bir aktüalitesi şeklinde tanımlamış ve töz anlayışını bu birliktelik üzerine kurarak felsefede realist bir dönüşüm yaratmıştır. Epikür’ün atomcu ve materyalist ruh anlayışına karşılık, Plotinus’un sudur teorisiyle ruhun önceliğini savunması tüm Orta Çağ düşüncesini şekillendirmiş ve İslam filozofları üzerinde kalıcı izler bırakmıştır.
Kindî’nin nefsi ilahî bir nur olarak görmesi, İhvân-ı Safâ’nın ölümün sadece beden için olduğunu savunması, İbn Miskeveyh’in ruhu ahlaki yetkinlikle ilişkilendirmesi ve Fârâbî ile İbn Sînâ’nın nefsin ölümsüzlüğünü faal akıl ve nurani bir cevher olma niteliğiyle açıklamaları bu geleneğin zirve noktalarıdır.

Modern dönemde Dekart’ın ruh ve bedeni iki ayrı töz olarak keskin bir şekilde ayırması, bugün hâlâ tartışılan psikosomatik problemlerin temelini atmış; Kant ise bu dengeyi transandantal benlik üzerinden yeniden kurgulamıştır. Günümüz felsefesinde artık klasik ruh kavramından ziyade, daima bir şeye ait olan “consciousness”, yani bilinç kavramının öne çıktığını belirten hocamız, zihnin pasif bir makine değil; aksine Embodied Mind (zihnin bedensel yapıyla bağlılığı), Embedded Mind (zihnin fiziksel ve sosyal çevreye gömülü olması), Enactive Mind (zihnin eylem yoluyla dünyayı inşa etmesi) ve Extended Mind (zihnin araçlar ve çevreyle kafatasının dışına uzanması) olarak tanımlanan 4E teorisi çerçevesinde dinamik bir süreç olduğunu vurguladı. Bu bağlamda, Richard Swinburne’ün “Are We Souls or Bodies?” sorusu ekseninde varlığın mahiyeti yeniden tartışıldı. William James’in bağlantısallık vurgusu ve Alice’s Adventures in Wonderland metaforuyla özne merkezli bakışın yerini ağ yapısındaki ilişkilere bıraktığı bu yeni dünyada, bizler eşyanın kendisini değil, aslında kurduğumuz ilişkileri biliriz. Türker Kılıç’ın zekânın tüm varlığa yayıldığı yönündeki yaklaşımları ile İbnü’l-Arabî’nin âlemi göstergeler ve sıfatların tezahürü olarak görmesi arasındaki paralelliğe dikkat çeken hocamız, insanın bu bilgi ağında varlık kodunu bulması gerektiğini ifade etti.

Antroposantrik bakış açısından kurtulmanın önemine değinilen derste, ahlakın kökeninin hayatta kalma ve birlikte yaşama tecrübesine dayandığı ve makuliyetin ancak farklı fikirlere ahlaki bir zemin açmakla mümkün olacağı belirtilerek ders şu tespitle tamamlandı: Dünya tek boyutlu bir yer değil, tüm varlığı birbirine bağlayan devasa bir ilişkiler ağıdır; bu bağlamda ruh-beden ilişkisi de indirgenebilir bir birlik ya da kesin bir ayrım olarak çözümlenmekten ziyade, felsefe tarihinde bir antinomi olarak varlığını sürdürmeye devam etmektedir.