Bu haftaki dersimizde Hadi Adanalı Hocamız, “İslâm ahlakı diyebileceğimiz bir ahlaktan söz edebilir miyiz?” sorusuyla derse giriş yaptı. Bu çerçevede öncelikle “ahlak”tan ne kastettiğimizi netleştirmek gerektiğini belirterek, ahlakın Arapça kökü olan hulk kavramına ve bu kavram etrafında yapılan bazı tanımlara değindi. Hocamız, Kur’an-ı Kerim’de hulk kelimesinin iki farklı bağlamda geçtiğini hatırlatarak, kavramın yalnızca olumlu bir ahlak anlamına indirgenemeyeceğini vurguladı. Kalem suresinde Hz. Peygamber hakkında geçen kullanım, onun yaratılışının sıradan olmadığını ve yüksek niteliklerle bezendiğini bizlere bildirirken, Şuarâ suresinde Hz. Hûd kıssası bağlamında geçen kullanım ise inkârcıların inatçılığı ve olumsuz tutumları ile ilişkilidir. Bu iki örnek üzerinden Hocamız, insan yaratılışında iyi ve kötü yönlerin birlikte bulunduğunu, dolayısıyla ahlakın da insan yaratılışının bu çift yönlü tabiatını dikkate alarak okunması gerektiğini ifade etti.
Hocamız, Kur’an-ı Kerim’de ahlaki dediğimiz alanın yalnızca bir kavramlar listesinden ibaret olmadığını, aksine birçok kavramın hem epistemik hem de ahlaki içerik taşıdığını belirtti. Bu bağlamda birr, ihsan, iman ve hatta bilgi gibi daha çok epistemik çağrışımları olan terimlerin Kur’an-ı Kerim’de ahlaki bir muhtevaya sahip olduğuna dikkat çekti. Kur’an-ı Kerim’in ahlaki kavramlarını bu şekilde birlikte düşünmenin, kavramlar arasındaki irtibatı da daha görünür kıldığını, örneğin “takva” gibi merkezi bir kavramın diğer ahlaki terimlerle ilişkisi veya “ihsan” gibi bir kavramın Kur’an-ı Kerim’in değerler ağı içerisindeki konumunun bu sayede daha iyi anlaşılabileceğini ifade etti.
Dersin devamında Hocamız, Kur’an-ı Kerim ahlakını incelerken vahyin indiği dönemi ve mevcut değer dünyasını ihmal etmenin mümkün olmadığını belirtti. Bu noktada “cahiliye ahlakı”nın analizinde hikem literatürü ve özellikle şiirin önemli bir kaynak olduğunu söyledi. Pek çok kadim kültürde olduğu gibi şiirin kültürel eğitimin en yüksek formu kabul edildiği bir ortamda, şiirlerde görülen güç eksenli ahlak tasavvurunun (örneğin “ya zulmedersin ya zulme uğrarsın” mantığı) ve kabilecilik zemininde şekillenen değerlerin ahlaki olarak ikircikli bir tablo ürettiğini ifade etti. Hocamız, Kur’an-ı Kerim’in bu mevcut değerleri bütünüyle yok saymaktan ziyade onları dönüştürüp ve ikircikliği gidererek tutarlı bir ahlak tasavvuru sunduğunu belirtti. Ayrıca Hz. Peygamber’in “ahlakı tamamlama” vasfını hatırlatarak, peygamberî örnekliğin ahlaki değerleri rafine eden, somutlaştıran ve hayata taşıyan kurucu bir rol oynadığını dile getirdi. Bu çerçevede Hocamız, İslâm ahlakını yalnızca “nass eksenli” bir ahlak olarak tasavvur etmenin yeterli olmayacağına dikkat çekti. Kur’an-ı Kerim’in bizzat akla yaptığı vurgu sebebiyle, ahlaki değerlerin yalnızca nass ile belirlenmesine dayalı yaklaşımların sorunlu yönleri olabileceğini ifade etti.
Hocamız, Kur’an-ı Kerim ahlakının merkezine özellikle tevhid ilkesini yerleştirdi. Tevhidin İslâm ahlakının merkezinden çıkarılamayacağını, tevhid kaldırıldığında ise ahlakın adeta tespih taneleri gibi dağılacağını, çünkü İslâm ahlakının ruhunu tevhid anlayışından aldığını belirtti.
Ayrıca hocamız kelam literatüründe insan fiilleri ve ilahi fiiller etrafında gelişen tartışmaların da doğrudan ahlaki sonuçlar ürettiğini ifade etti. İnsan hürriyeti, adalet, kader, hüsn-kubh, amel-iman ilişkisi gibi konuların sadece metafizik tartışmalar olmadığını, bütün bunların aynı zamanda ahlaktan soyutlanamayacağını vurguladı. Bununla birlikte Hocamız, İslâm literatüründe hukukun ahlaki boyutuna yönelik çalışmaların görece zayıf kaldığını, fıkıh literatürünün bu konuda çok geniş bir ahlaki tartışma alanı açmadığını, buna karşılık ahlak literatürü bakımından en zengin literatürün özellikle tasavvuf geleneğinde görüldüğünü ifade etti. Tasavvufun, özellikle psikoloji ve ahlak ilişkisini özgün biçimde ele alması bakımından dikkat çekici olduğunu belirtti.
Dersin ilerleyen kısmında Hocamız, felsefi bağlamda İslâm dünyasında oluşan ahlak literatürüne değindi. Müslümanların Yunan mirasını Arapçaya tercüme ettirmesiyle felsefi ahlak düşüncelerinin İslâm dünyasına taşındığını, bu mirasın İslâmî bir ruh ile felsefi bir yaklaşımın mezcedildiği özgün metinler üretilmenin önünü açtığını ifade etti. Bu bağlamda Kindî’nin risaleleri ve Ebu Bekir Râzî’nin “Tıbbü’r-Rûhânî”si gibi örnekleri zikretti. Hocamız, Fârâbî’nin ilk defa “toplum-ahlak-siyaset” ilişkisini mutlulukla irtibatlı olarak ilk defa ele aldığını ifade etti. Bu noktada vahyin, insan aklıyla ulaşılan bilgileri onaylayan bir ufuk açtığı fikrinin Fârâbî’de belirgin bir dönüm noktası oluşturduğunu belirtti. Felsefi anlamda ahlak düşüncesinin İslâm dünyasındaki zirvesinin İbn Miskeveyh olduğunu ifade ederek, onun sonraki nesiller üzerinde silinmez bir etkide bulunduğunu vurguladı.
Hocamız, dersin sonunda gelecek haftaya dair çerçeveyi çizerek, “Kur’an-ı Kerim’de erdem ahlakını bulabilir miyiz, bulamaz mıyız?” sorusunu bir problem olarak önümüze koydu. Erdem ahlakı gibi modern bir kavramı, “nass değil” gerekçesiyle bütünüyle dışsallaştırmak yerine, insanlığın ortak mirası olan düşünceleri Kur’ânî bağlamda nasıl anlayabileceğimizi düşünmenin önemli olduğunu belirtti. Bu çerçevede önümüzdeki dersin merkezine özellikle ihsan kavramını alacağını ifade ederek dersi tamamladı.

