Prof. Dr. Mehmet Görmez hocamız bu haftaki derste, Taha Abdurrahman’ın tasavvuf öğretisinden yola çıkarak, modern yaklaşımların insan nefsini ahlaktan ayırma çabasını ve buna karşı tasavvufun ortaya koyduğu ahlaki terbiyeyi ele aldı. Bu bağlamda, psikanaliz üzerinden ileri sürülen “bilimsel” iddialarla tasavvufun nefsi arındıran yaklaşımı arasındaki farkı ortaya koydu; ayrıca nefsin hastalığı ve tedavisi meselesi ile ahlakın nefisten uzaklaştırılmasının doğurduğu sonuçlar üzerinde durdu.
“Nefsi tedavi ettiğini iddia eden bir yöntem, eğer ‘İlahi Nazar’ı unutturuyorsa; aslında hastalığı tedavi etmiyor, onu daha büyük ahlaki hastalıklara dönüştürüyor demektir.”
Öteki -Taha Abdurrahman’ın düşüncesinde ötekiden kasıt kendisinden farklı düşünendir- dini hayattan ve ahlakı siyasetten tasfiye etmeye çalıştığı gibi, bu kez insanın nefsini de ahlaktan arındırmaya yönelmiştir. Ancak bu girişim, önceki çabalarından farklı olarak ideolojik bir söylem yerine “bilimsel” bir görünüm altında ortaya konmuştur. Psikanaliz ve benzeri yaklaşımlar, ahlaki buyrukların şehvetler üzerinde kurduğu baskının nefsi hasta ettiğini iddia ederek, tedavinin ancak bu baskının kaldırılmasıyla mümkün olacağını savunur. Buna göre insanın manevi hastalıkları, ancak arzuların serbest bırakılmasıyla giderilebilir.
Buna karşılık tasavvufî terbiye, nefsi arındırmanın yolunu arzuları serbest bırakmakta değil, onları kontrol altına almakta görür. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, nefsin hastalığını nasıl tanımladıklarında ve nasıl tedavi ettiklerinde açıkça ortaya çıkar. Psikanalitik yaklaşım, nefsi şehvetin serbestliğiyle tedavi etmeye çalışırken; ahlaki terbiye, nefsin şifasını ilahi nazarla kurulan bağda arar. Bu sebeple biri hastalığı derinleştirirken, diğeri onu kökten tedavi eder.
Bu noktada “İlahi Nazar” ile kurulan ilişki belirleyici hale gelir. İlahi nazar, Hak Teâlâ’nın mahlukata kuşatıcı ve rahim bir bakışla yönelmesini ifade eder. İnsan bu nazarla bağ kurduğu ölçüde rahmetten nasibini alır; bu bağ güçlendikçe şifa artar, zayıfladıkça eksilir. Rabbine bu bakışla yönelen kimse için en büyük şifa, O’na yakınlık bilincinin kalpte yerleşmesidir. Buna karşılık bu nazarla bağ kurmayan kimse, bütün arzularını doyursa bile hastalığını artırmaktan başka bir şey elde edemez.
İlahi nazarla kurulan bu bağ, insanda haya duygusunu doğurur. Haya ortaya çıktığında, ahlaki emirler bir baskı olarak değil, bir yakınlık ve saygı bilinci olarak tecrübe edilir. Kul, Rabbinden haya ettiği için O’na itaat etmeye yönelir; bunu zorunlulukla değil, gönül rızasıyla gerçekleştirir. Haya ahlakın aslıdır; öyle ki her ahlaki değerin içinde ondan bir pay vardır. Bu sayede insan yalnızca nefsini tezkiye etmekle kalmaz, aynı zamanda kendisine mahsus bir rahmete mazhar olur; tezkiye üzerine tezkiye, şifa üzerine şifa elde eder.
İlahi nazarla kurulan bu ilişki, insanın eşyaya bakışını da dönüştürür. Artık insan, eşyaya bağımsız bir varlık alanı olarak değil, ilahi nazarın tecelli ettiği bir alan olarak yönelir. Böylece baktığı her şey, onu Rabbine bağlayan bir vasıta haline gelir. Bu idrak, nefis terbiyesinde büyük bir mesafe kat edilmesini sağlar. Buna karşılık nefsini şehvet üzerinden tedavi ettiğini zanneden kimse, kendi bakışının esiri haline gelir; rahim olan ilahi nazarın yerine, onu esfel-i safilin derekesine sürükleyen bir bakışın mahkûmu olur.
Nihayetinde, ahlaki terbiye ile psikanalitik yaklaşım arasındaki fark, yalnızca bir yöntem farkı değildir; insanın hakikatine dair iki farklı tasavvurun farkıdır. Biri insanı arzularının serbestliğiyle tanımlarken, diğeri onu ilahi nazarla kurduğu bağ üzerinden anlamlandırır. Bu sebeple nefis için gerçek tedavi, ahlakın ortadan kaldırılmasında değil; bilakis ilahi şahitlik bilinciyle yeniden inşasında bulunur; böylece insana eşref-i mahlûkat vasfı da hakkıyla teslim edilmiş olur.

