Prof. Dr. Mehmet Görmez hocamız bugünkü dersinde, Taha Abdurrahman’ın Sûalü’l-Amel adlı eserinde yer alan “Bilim ve Din Arasındaki İlişkiyi Nasıl Yenileriz?” başlıklı bölümü ele aldı. Hocamız dersin başında, bu konunun hem İslam düşünce geleneğinde hem de Batı düşüncesinde merkezî bir mesele olduğunu; ancak ilk olarak Batı’da ele alındığı için temellerinin Batı tarihi çerçevesinde atıldığını ifade etti. Bunun, İslam düşüncesinin konuya yaklaşımında çeşitli çıkmazlara yol açtığına ve bu çıkmazların başında da Batı’da bu mesele üzerine ortaya çıkan düşünürler ve yaklaşımları taklit etmenin geldiğine dikkat çekti.
Bu bağlamda derste şu sorular duruldu:
· Bilim ve din arasındaki ilişkide, bizi taklide sürükleyen ve meseleyi açıklamak yerine daha da karmaşık hale getiren anlayışlardan çıkış mümkün müdür?
· Bize kapalı olanı açığa çıkaracak, müşkülleri izah edecek bir yol bulunabilir mi?
· Başka dünyalara ait ilişki biçimlerinin oluşturduğu kapalılıktan kurtularak, ilk dönemlerde kendi medeniyetimiz içinde kurduğumuz özgün ilişki tarzına dönüp bir tecdîd imkânı elde edebilir miyiz?
· Taklidin ve muğlaklığın arasından sıyrılarak, yeniden sahih bir düşünme ve anlama biçimine ulaşmak mümkün müdür?
Taha Abdurrahman’a göre bizden farklı olarak özellikle Batı düşüncesi, bilim ile din arasındaki ilişki üzerine derinlemesine düşünmüş, bu ilişkiyi kendi tarihî tecrübelerinin merkezine yerleştirmiştir. Bu sayede kendi tarihlerini ve medeniyetlerini yeniden inşa etmiş, hem yeni nitelikler kazanmış hem de geniş imkânlara ulaşmışlardır. Peki, biz aynı derinlikte bir düşünce faaliyeti ortaya koyabildik mi? Bu ilişkiyi kendi varlık zeminimizde yeniden kurmayı başarabildik mi? Eğer bunu başarabilseydik, özgün bir fikrî üretimden, yani ibdadan söz edebilirdik. Oysa Abdurrahman’a göre ibda olmadan sahih düşünce mümkün değildir; çünkü hakiki düşünce, taklidin değil, özgünlüğün ürünüdür. Ne var ki biz, bu gizli ilişki üzerine kendi özgün düşüncemizi kuramadık; başkalarının söylediklerini tekrarlamakla yetindik. Bu sebeple, bilim ile din arasındaki ilişkiyi yenileyemedik ve meseleyi kendi tarihsel bağlamımızda ele alamadık.
Bilim ve Din İlişkisine Dair Üç Fırka
Taha Abdurrahman, bilim ve din arasındaki ilişkiyi tartışanların üç ana fırkaya ayrıldığını belirtir:
Birinci Fırka: Tenakuz (Çelişki)
Bu fırka, din ile bilim arasında açık bir çelişki bulunduğunu savunur. Onlara göre din ve bilim birbiriyle uzlaşamaz; biri diğerinin karşısındadır. Bilimi dine açılmış bir savaş, dini de bilime açılmış bir savaş olarak görürler. Bu çatışmadan ya bilimin zaferi ya da dinin yenilgisiyle çıkılabileceğini iddia ederler. Onlara göre Batı medeniyeti de bu zaferin, yani dinin hezimete uğramasının sonucu olarak doğmuştur.
Bizden de bir grup, aynı iddiayı dile getirmiştir. Bu taife, “biz geri kaldık, onlar ilerledi; ilerlemek için onları taklit etmeliyiz” anlayışından öteye geçememiştir. Oysa bu yaklaşım, Batı’nın tarihindeki çatışmanın bizim tarihimizde birebir karşılığı olmadığı gerçeğini göz ardı eder. Onların tarihindeki din–bilim çatışmasını kendi tarihimize yansıtmak, bizim medeniyetimizin dinamiklerini yanlış okumaktır. Çünkü bizimle onlar arasındaki fark, “kapatılacak bir uçurum, geçilecek bir vadi” değil, mahiyet farkıdır.
İkinci Fırka: Temayüz (Ayrılık)
İkinci fırka, din ile bilim arasında doğrudan bir çelişki değil, bir ayrılık (temayüz) bulunduğunu savunur. Bu anlayışta her iki alan birbirine karışmaz; din duygunun ve sezginin, bilim ise aklın ve bilginin sahasıdır. Dolayısıyla biri diğerini yargılayamaz, her biri kendi yöntemi ve gayesiyle sınırlıdır.
Bu görüşü benimseyenler, başkalarının ilerlemesini aklî yöntemlere bağlayarak, bizim de aynı yolu izlememiz gerektiğini ileri sürerler. Ancak Abdurrahman’a göre bu düşünce, taklidin bir başka biçimidir. Çünkü bu anlayış sahipleri, düşüncelerine meşruiyet kazandırmak için İbn Rüşd’ün “Faslü’l-Makâl”indeki ayrımı benimserler: ilim burhanın, din ise imanın alanıdır. Oysa Abdurrahman, burhanın imandan, imanın da burhandan bağımsız olamayacağını vurgular. Zira imansız burhan hakikate ulaştıramaz; burhansız iman da kemale eremez.
Üçüncü Fırka: Tebayün (Kesişim)
Üçüncü fırka ise, din ile bilim arasında ne tam bir çelişki ne de tam bir ayrılık olduğunu, aksine bir tür kesişim (tebayün) bulunduğunu savunur. Bu anlayışa göre her ikisi de aynı hakikati farklı yöntemlerle araştırır; din kendi usulüyle, bilim ise kendi yöntemiyle hakikate ulaşmaya çalışır.
Bu bakışa göre, bilimdeki itikad ile dindeki itikad farklıdır; dindeki bilgi ile bilimdeki bilgi, dindeki eylem ile bilimdeki eylem aynı değildir. Bilim ve din, hayatın farklı veçhelerini temsil eder; biri diğerinin yerine geçemez. Dolayısıyla “din bizi bilimin ulaştığı sonuçlara götürür” ya da “bilimsel bir bakışla dini güçlendiririz” demek yanlıştır.
Bizden de bu görüşe katılanlar olmuştur. Onlar, dinin eşyayı mecaz (işaret) yoluyla anlattığını, bilimin ise eşya hakkında hakikati ibare (ifade) yoluyla açıkladığını savunmuşlardır. Ancak Taha Abdurrahman’a göre bu yaklaşım da eksiktir. Çünkü işaret tek bir derecede değildir, farklı dereceleri vardır. Aynı şekilde ibarenin de çeşitli dereceleri bulunur. Dolayısıyla bu farklılıkları dikkate almadan, dinin sözünü yalnızca işaretle/dinsel açıklama ile, bilimin sözünü ise yalnızca ibareyle/bilimsel açıklama ile açıklamak indirgemeci bir tutumdur.
Abdurrahman’a göre; biz, başkalarının bu üç ilişki biçimini —tenakuz, temayüz ve tebayün- basiretsizce taklit ettik. Oysa bunların hiçbiri bizim tarihimize ve medeniyetimizin düşünce mirasına uygun değildir.
- Tenakuz, dini bütünüyle saf dışı bırakır.
- Temayüz, bilimi dine üstün kılar.
- Tebayün ise bilimi dinin mertebesine çıkarır.
Dolayısıyla, bu üç ilişkiyi taklit etmek -beklendiği gibi- bizi ileriye götürüp uygarlaştırmayacağı gibi kendi tarihimize uygun, sahip bir çözüm üretmez; aksine müşkilatımızı artırarak başka dünyalara ait ilişki biçimlerinin açtığı dehlize mahkûm eder.
Taha Abdurrahman’a göre, bilim ile din arasındaki ilişkiyi yeniden kurmak, Batı’nın tecrübelerini taklit ederek değil; kendi medeniyetimizin düşünce mirasını dirilterek mümkündür. Asıl meselemiz, bu ilişkiyi başkalarının diliyle çözmeye çalışmamızdır. Zira taklit, düşüncenin ölümü; ibda ise hakikatin kapısıdır.

