Bu haftaki dersimizde Hadi Adanalı Hocamız, “ilk akıl” meselesinden hareketle sudûr nazariyesini, Yunan ve İslam düşüncesindeki yaratılış tasavvurlarını ve Kur’an-ı Kerim’de akılla ilgili ayetlerde akletme fiilinin anlam alanını ele alarak aklın yaratılışla, imanla ve epistemik sorumlulukla ilişkisini bireysel ve toplumsal boyutlarıyla birlikte çok katmanlı bir biçimde inceledi.
Hocamız derse, Kur’an-ı Kerim’de evrenin yaratılışından önce bazı varlıklar zikredilse de ilk yaratılan varlık olarak aklın anılmadığını; buna karşılık Hadis olarak rivayet edilen bazı haberlerde aklın “ilk yaratılmış varlık” şeklinde geçtiğini hatırlatarak başladı. Bu rivayetin sıhhati bir tarafa bırakıldığında, bize Yeni-Eflatuncu bir akıl tasavvurunu hatırlatabileceğini ifade etti. Bu çerçevede, Yunan düşüncesinde yoktan yaratma fikrinin bulunmadığını, yoktan yaratma tasavvurunun daha çok semavî dinlere özgü bir ilke olduğunu ve bunun Yunan filozofları ile Müslüman düşünürler arasında temel farklılıklardan biri olduğunu belirtti. Yunan geleneğinde “yoktan yok çıkar” “birden ancak bir sadır olur” ilkelerinde ifadesini bulan birlik-çokluk geriliminin Plotinos tarafından sudûr teorisiyle açıklanmaya çalışıldığını aktardı. Ardından, İslam filozoflarının Allah-âlem ilişkisini temellendirirken bu sudûr modelini İslamî bir çerçevede yeniden yorumladıklarını; mutlak bir ve mutlak âlim olan Allah’ın kendini bilmesinden “ilk akl”ın ortaya çıkışını ve bir çokluk alanının teşekkülünü mümkün kılan “ilk akıl” ve sonraki “akıllar” tasavvurunu geliştirdiklerini belirtti
.
Hocamız, aklı tanımlamaya ve anlamaya yönelik tartışmaların aklın mahiyetine dair iki temel hattı görünür kıldığını vurguladı:
1. Sınırlayıcı Akıl
Aklın tedbir alıcı, önleyici ve engelleyici yönünü ifade eder. Kişinin hatalı veya zararlı eylemlerden kaçınmasını sağlayan bu boyut, Sokrates’in “daimonion” diye adlandırdığı iç uyarı sesiyle de ilişkilendirilebilir.
2. Aydınlatıcı Akıl
Aklın yol gösterici, aydınlatıcı ve inkişaf ettirici yönünü ifade eder. Bu boyut, insanın potansiyelini açan, onu olgunlaştıran ve imkânlarını geliştiren bir güç olarak anlaşılır.
Aklı yalnızca bu sınırlayıcı/olumsuzlayıcı boyut üzerinden tanımlamanın akla haksızlık olacağını belirterek, İslami literatürde aklın “nur” metaforuyla anılmasının da onun insanın inkişafını mümkün kılan temel yönlerinden biri olarak kavrandığını gösterdiğini ifade etti.
Hocamız daha sonra Kur’an-ı Kerim’de akılla ilgili ayetlere yönelerek Rum Suresi’ndeki (21-24) ayetleri ele aldı. Bu ayetler incelendiğinde akletme fiilinin, “bilme, işitme, düşünme/tefekkür” gibi diğer bilişsel fiillerden ayrışan bir idrak yolu olarak göründüğünü; akletmenin de bu süreçlerin tamamını kuşatan bir bilişsel yönelim biçimi olarak takdim edildiğini dile getirdi.
Hocamız, modern dönemdeki akıl eleştirileri bağlamında aklın yalnızca araçsal bir unsur olarak görülmesi tehlikesine dikkat çekerek “cevher olan akıl” ile “araçsal akıl” ayrımına temas etti. Cevher olan akıl, iyi ile kötü, güzel ile çirkin, doğru ile yanlış arasındaki farkı kavrayan, normatif bir ölçü koyan aklı ifade ederken; araçsal akıl neyin iyi ya da doğru olduğunu belirlemeyip sadece verili hedeflere ulaşmanın tekniğini ve araçlarını sunan bir işleyiş tarzını ifade etmektedir. Modern düşüncenin aklı bu cevher boyutundan soyutlayarak büyük ölçüde araçsal bir işleve indirgediğini, oysa Kur’an-ı Kerim’deki akıl tasavvurunun bundan daha geniş bir çerçeve sunduğunu vurguladı. Aklın yalnızca dışarıdan veri alan pasif bir araç değil, aynı zamanda kendi üzerine düşünebilen, yeti ve sınırlarını sorgulayabilen bir cevher olarak anlaşılması gerektiğini belirten Hocamız, bu tür bir akıl tasavvurunun insana hem ahlaki hem de epistemik bir sorumluluk alanı yüklediğini ifade etti.
Bu sorumluluk alanı çerçevesinde hocamız, aklın imanla ilişkisi üzerinde de durdu. Akletme ile inanma arasındaki ilişkinin zorunlu ve mantıksal değil, ihtimalî bir bağ olduğunu; dolayısıyla her düşünen öznenin zorunlu olarak iman etmediğini, fakat akletmenin “iman etme yönünde” bir imkân ve davet alanı açtığını ifade etti.
Dersin ilerleyen kısmında Hocamız, Kur’an-ı Kerim’de akletme fiilinin çoğunlukla çoğul çekimle (akletmez misiniz?) kullanılmasına dikkat çekti. Bu çoğul ifadelerin, akletmenin yalnızca bireysel bir etkinlik mi, yoksa aynı zamanda sosyal etkileşim içinde şekillenen bir süreç olarak da mı anlaşılması gerektiği bağlamında “Akıl toplumsal bir fenomen midir?” sorusunu gündeme getirdiğini belirtti.
Hocamız, aklı doğuştan hepimize verilen, içsel ve niceliksel bir mevhibe olarak gören yaklaşımlarla, aklı dıştan içe doğru tekâmül eden, sosyal ilişkiler ve ortak tefekkürle şekillenen beşerî bir yeti olarak değerlendiren yaklaşımları karşılaştırdı. Bu çerçevede, Kur’an-ı Kerim’deki çoğul hitapların akletmeyi adeta kolektif bir eylem olarak tasvir eden bir yönünün bulunduğunu ifade etti. Önümüzdeki hafta akıl teorileri ve tefekkür meselesine daha ayrıntılı şekilde eğileceğini belirterek dersi tamamladı.

