Prof. Dr. Mehmet Görmez hocamız bu haftaki dersinde, Taha Abdurrahman’ın Bu’su’d-Dehrâniyye ve Şurûdu Mâ Ba‘de’d-Dehrâniyye eserleri üzerinden, dünyanın dört bir yanından yankılanan “karanlık adanın” bize neyi anlattığı üzerinde durdu.
Bu kadar vahşete vicdanlarını ve fıtratlarını nasıl ikna ettiler? Bu çocuk düşmanlığı nereden geliyor? sorularını tüm vicdan sahiplerinin sorduğu günlerde yaşadığımız ifade edilerek bu akıl almazlığa cevaplar arandı. Özellikle Taha Abdurrahman’ın meseleyi yalnızca “ahlakın zayıflaması” değil, ahlakı mümkün kılan temellerin yıkılması olarak görmesi değerlendirildi. Ona göre modern insan, ahlaksızlığı yalnızca işlemekle kalmamış; onu düşünsel olarak temellendirmeye de çalışmıştır. Böylece ortaya “ahlaksızlığın felsefesi” çıkmıştır.
Taha Abdurrahman, Bu’su’d-Dehrâniye eserinde ahlakın dinî ve metafizik köklerinden koparıldığında normatif bağlayıcılığını kaybettiğini, insanın arzu, güç ve haz ekseninde yeni bir değer sistemi kurduğunu söyler. Ona göre seküler ahlak, insanı özgürleştirmek yerine onu nefsin ve gücün tahakkümüne açık hale getirmiştir. Bu nedenle modern dünyada kötülük yalnızca pratik bir sorun değil, aynı zamanda felsefi olarak meşrulaştırılmış bir durum haline gelmiştir.
Şurûdu Mâ Ba‘de’d-Dehrâniyye eserinde ise Abdurrahman, post-seküler çağda ortaya çıkan ahlaki savrulmayı analiz eder ve bu savrulmanın düşünsel haritasını çizer. Ona göre modern düşüncenin bazı kurucu figürleri, farkında olarak ya da olmayarak, ahlakı aşkın bir ilke olmaktan çıkarıp güç, arzu ve haz merkezli bir anlayışa indirgemiştir. Bu bağlamda beş isim öne çıkar: Nietzsche, Freud, Bataille, Lacan ve Marquis de Sade.
Nietzsche:
Abdurrahman’a göre Nietzsche, yalnızca geleneksel ahlakın eleştirmeni değil, ahlaktan kopuşun teorisyenidir. “Tanrı öldü” sözü, ilahî referansın ortadan kalkmasıyla birlikte ahlakın da bağlayıcılığını kaybettiğini ilan eder. Nietzsche’nin “üstün insanı”, kendi değerlerini kendisi koyan insandır. Abdurrahman’a göre bu anlayışta güç, ahlakın ölçüsü haline gelir ve güçle desteklenen eylemler meşruiyet kazanır. Böylece merhamet ve tevazu gibi değerler zayıflık olarak görülmeye başlanır.
Freud:
Freud, insan davranışlarını bilinçdışı dürtülerle açıklayarak ahlakı metafizik temellerinden koparır. Abdurrahman’a göre bu yaklaşım, ahlakı ruhsal bir denge mekanizmasına indirger ve onu ilahî sorumluluk fikrinden uzaklaştırır. Ahlak artık hakikatle değil, psişik dengeyle ilişkilidir.
Georges Bataille:
Abdurrahman, Bataille’de ihlalin kutsallaştırıldığını söyler. Yasakların aşılması yalnızca bir özgürleşme değil, bir kutsallık haline gelir. Bataille’de haz, sınırların ihlaliyle derinleşir; şiddet ve yıkım, insan deneyiminin “yoğun” biçimleri olarak yüceltilir. Abdurrahman’a göre bu yaklaşım, değerleri yıkmayı bir değer haline getirir.
Jacques Lacan:
Lacan’da insan, dilin ve arzunun yapısal ağları içinde tanımlanır. Abdurrahman’a göre bu yaklaşım, ahlakı insanın ontolojik yapısından uzaklaştırır ve insanı arzunun sürekli eksikliği içinde yaşayan bir varlık olarak tasvir eder. Böylece ahlak, varoluşun merkezinden çekilerek psikolojik ve dilsel süreçlerin gölgesinde kalır.
Marquis de Sade:
Abdurrahman’ın analizinde De Sade, ahlaksızlığın sistematik biçimde savunulduğu en uç noktayı temsil eder. Haz, nihai ölçü haline gelir; şiddet ve suç, doğanın gereği gibi sunulur. De Sade’in düşüncesinde öteki insanın değeri ortadan kalkar ve insan araçsallaştırılır. Bu, insanın insanlığını inkâr eden bir düşüncedir.
Bu bağlamda modern çağın en büyük krizi, teknolojik ya da siyasi değil, ahlaki referans krizidir. Ahlak, vahiy ve sorumluluk bilincinden koparıldığında, insan kendisini sınırlayan bir ölçüyü de kaybeder. Bu nedenle modern kötülük, yalnızca bireysel sapma değil, düşünsel olarak üretilmiş bir meşruiyet zemininin sonucudur. Abdurrahman’a göre ahlak, insanın yaptığı bir sözleşme değil; insanın kendisini borçlu hissettiği bir emanettir.
Bu emanet bilinci kaybolduğunda, güç ve haz insan davranışının ölçüsü haline gelir.
Bu çerçevede, çağımızda yaşanan büyük insanlık krizleri yalnızca siyasi ya da toplumsal olaylar olarak değil, ahlaki düşüncenin geçirdiği dönüşümün sonuçları olarak da okunmalıdır.

