Meselelere Felsefe ile Bakmak | Ders 3

Prof. Dr. Celal Türer felsefi problemlerin yalnızca entelektüel bir ilgi alanı olarak görülmemesi gerektiğini, bu problemlerin temelinde varoluşsal meselelerin rasyonelleştirilmesi gayesinin yattığını vurgulayarak derse başladı. Hayatın ve evrenin tam düzenli olmadığını, içinde daima değişim ve ıstırap barındırdığını belirten hocamız, varlığın çok katmanlı ve hiyerarşik bir yapı arz ettiğini vurguladı. Bu bağlamda, felsefenin temel görevinin “karşıtlık” veya “çatışma” gibi görünen unsurları uzlaştırabilmek olduğunu, zira insan zihninin her şeyi birbiriyle alakalı görme eğiliminde olduğunu ifade etti. İnsan düşüncesinin sonsuzun bilinemezliği ile kendi sınırlılığı arasındaki gerilimde hakikati aradığını belirten Türer, bu arayışta ötekini anlamanın yolunun onun sınırına kadar gitmekten, hatta o sınırı ihlal etmekten geçtiğini dile getirdi. Bu noktada İbnü’l-Arabi’nin “İman, küfrü odağında görmek” sözüne atıf yaparak, insanın bu gerilimleri bir şuur haline dönüştürmesi gerektiğini vurguladı. Hayatın tek kutuplu değil çift kutuplu olduğunu, tıpkı Bayezid-i Bistami’nin “Kırk yıldır ben Rabbimle konuşuyorum” diyerek kurduğu o dikey iletişim gibi, insanın da kendi derdini anlatırken bu çift kutupluluğu fark etmesi gerektiğini belirtti.

Varlığın çok katmanlılığı “bir bardak su” metaforu üzerinden somutlaştırılarak; gündelik bilginin ona “su”, bilimsel bilginin “H2O”, dini bilginin “rızık/rahmet”, sanat bilgisinin “saflık”, felsefi bilginin “Arkhe” ve okült bilginin “büyü aracı” dediği anlatıldı. Bu durum, hakikatin tek bir gözlükle kavranamayacağını ve insanın bu karşıtlıkları çözümleyecek bir bilince (Consciousness) sahip olduğunu gösterir. İnsan varoluşunun doruk noktasını “insaniyet” olarak tanımlayan Türer, beşer doğup insan olmaya giden yolculuğun krizleri bir ritme kavuşturmakla ilgili olduğunu söyledi. Platon’un insanın başlangıçta dört kollu ve bacaklı olup sonradan bölünmesine dair mitolojik anlatısını kullanarak, insanın bölünmüş benliği (The Divided Self) ile ideal arasındaki birliği kurma zorunluluğuna dikkat çekti. Bu varoluşsal inşa sürecinde şuur, hem bilme hem de eylem olarak tanımlandı.

Dersin sistematik bölümünde ise düşüncenin karşılaştığı temel karşıtlıklar (Antinomies) olan realizm-idealizm, akıl-tecrübe ve determinizm-özgürlük gibi kavramlar ele alındı. Bu antinomileri çözme yollarından ilki olan “Taraf Tutma”, karşıt görüşlerden birini doğru kabul edip diğerini dışlarken, bu durumun arkasında yatan motivasyonun genellikle bireyin “mizacı” ve tek bir sisteme göre düşünme isteği olduğu belirtildi. İkinci yol olan “Uzlaştırma” (Eclecticism) ise karşıt görüşlerin doğrularını birleştirmeye çalışır; nitekim Platon’un Parmenides, Herakleitos, Sokrates ve Pisagor’un düşüncelerini kendi sisteminde sentezlemesi buna en büyük örnektir. Üçüncü yol olarak “Sonsuza İrca” (Reduction to Absolute), karşıtlıkları mutlak bir varlıkta eritir ki bu noktada Plotinus’un “Bir” anlayışı ve tasavvuftaki vahdet-i vücud felsefesi temel örnekler olarak sunuldu. Son olarak Immanuel Kant’ın “Transandantal Hakikat” (Transcendental) yaklaşımı üzerinde durularak, Kant’ın zihni Apriori kategorilerle donattığı, bilgiyi fenomenal alanla sınırlayıp ahlak ve dini numenal alana yerleştirerek dogmatizm ile şüphecilik arasında bir denge kurmaya çalıştığı ifade edildi. Ders, tüm bu felsefi çabaların aslında hakikati anlama sürecinin parçaları olduğu vurgusuyla tamamlandı.