Prof. Dr. Mehmet Görmez bu haftaki derste, vaz‘î ilimler ile şer‘î ilimler arasındaki ilişkinin mahiyeti ve bu iki ilim arasında nasıl bir birlik kurulabileceği meselesi üzerinde durdu. Bu bağlamda modern dünyada ortaya çıkan en büyük çelişkilerden birinin, vaz‘î ilmin mutlak bir akideye dönüşmesi, yani bilimciliğin bir inanç biçimi haline gelmesi olduğunu ifade etti.
Vaz‘î ilmin en büyük çelişkisi, kendi makuliyetini mutlak kabul etmesidir. Bu ilim, kendi makuliyetine alternatif bir ilim görmez ve kendi sübutunu bu vasfa dayandırır. Buna sübutun mutlaklığı adı verilir. Halbuki sübutta mutlakçılık, bilimin bilgi tasavvurlarını üzerine inşa ettiği öncüllerle uyuşmaz. Çünkü bilimin temel ilkelerinden biri, bilginin sürekli gelişmesidir. Vaz‘î ilim, bir taraftan bilginin sürekli gelişme içerisinde olduğunu kabul ederken, diğer taraftan kendi aklî özelliklerinin sabit ve değişmez olduğunu iddia etmektedir. Bu durum, vaz‘î ilmin kendi öncülleriyle çelişmesi anlamına gelir.
Bu çelişki, vaz‘î ilmin makuliyetinde ortaya çıktığı gibi, meşruiyetinde de ortaya çıkar. Vaz‘î ilim, meşruiyet açısından da mutlak bir karar konumuna yerleşmekte ve alternatif bir meşruiyet kabul etmemektedir. Bu durum, fayda tasavvurunun öncülleriyle de uyuşmaz. Çünkü maddi menfaat ne kadar artarsa artsın, insanın bütün ihtiyaçlarını bütün yönleriyle karşılaması mümkün değildir. Yeni ihtiyaçların ortaya çıkması, faydanın göreceli olduğunu göstermektedir. Buna rağmen vaz‘î ilim, bir taraftan faydanın göreceli olduğunu kabul etmekte, diğer taraftan kendi meşruiyetini mutlak ve bağımsız olarak görmektedir. Bu da vaz‘î ilmin meşruiyetinde bir çelişki ortaya çıkarmaktadır.
Bu sebeple vaz‘î ilmin hem makuliyetinde hem de meşruiyetinde ortaya çıkan bu çelişkilerden kurtulmaya ihtiyacı vardır. Ancak bu çelişkiden kurtulması, makuliyetinden mutlak sebat vasfını ve meşruiyetinden mutlak bağımsızlık vasfını çıkarmadan mümkün değildir. Bu çelişkiden kurtulmayı kendi başına gerçekleştirmesi de nâmümkündür. Çünkü bir ilmin kendi mutlaklık iddiasını yine kendi içinde aşması mümkün değildir.
Bu noktada şer‘î ilim, vaz‘î ilim için kurtarıcı bir konumda ortaya çıkar. Çünkü bu ilim (şer‘î ilim), mutlak öncül üzerine bina edilmiştir; bütün insanların inanması ve gereğiyle amel etmesi gereken mutlak ilahi kemâlâtı temsil eden bir öncül üzerine inşa edilmiştir. Bu sebeple vaz‘î ilmin içine düştüğü bilimsel mutlaklık ve faydasal mutlaklık çelişkilerini değerlendirebilecek ve onu bu çelişkilerden kurtarabilecek imkâna sahiptir. Bu anlamda şer‘î ilim, vaz‘î ilim için kurtarıcı mesabesindedir.
Bu iki ilim dalını birleştirmek, eşitleme veya birinin diğerinin içine dahil edilmesi şeklinde gerçekleşmez. Bu birleştirme ancak birbirlerine uzanma ve birbirlerinden yararlanma şeklinde olabilir. Vaz‘î ilimler, bu çifte standartlı çelişkiden kurtulmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu kurtuluş ise ancak kendi mutlaklık iddiasının sınırlarını fark etmesi ve kendisi dışındaki bir ilimle ilişki kurmasıyla mümkün olabilir.
Bu çerçevede vaz‘î ilim ile şer‘î ilim arasındaki birlik, birinin diğerini tamamlaması anlamında bir tekâmül-i tekmil değildir. Burada söz konusu olan, tekâmül-i tesdid, yani birbirini sağlamlaştırma bütünlüğüdür. Şer‘î ilim, vaz‘î ilmi sağlamlaştırma görevini üstlenir. Bu sağlamlaştırma, değersel bir sağlamlaştırmadır. Metafizik, fiziğin yanına geldiğinde fizik değerle buluşur.
Bu sağlamlaştırma iki şekilde gerçekleşir. Birincisi takdirdir. Şer‘î ilim, vaz‘î ilmin bilgi alanındaki her adımını tanımlar, onun değerini, etkisini ve faydasını belirler. İkincisi ise ta‘dildir. Şer‘î ilim, vaz‘î ilmin içindeki eğriliği düzeltir. Bu düzeltme ya bu eğriliğin sebeplerini ortaya koyarak ya da onun yönünü değiştirerek gerçekleşir.
Böylece vaz‘î ilim ile şer‘î ilim arasındaki birlik, eşitleme veya içkinlik ilişkisi değil; vaz‘î ilmin, şer‘î ilmin sağladığı değer ölçüsü ile sağlamlaştırılması ve yönlendirilmesi şeklinde ortaya çıkar. Bu birlik, ilimlerin birbirini ortadan kaldırdığı değil, birbirini sağlamlaştırdığı bir birliktir.

