Prof. Dr. Celal Türer, dersine insanın sonlu mevcudiyeti ile sonsuzluk arayışı arasındaki sınırda kalan bir varlık olduğunu ve bu durumun varoluşsal bir gerilim yarattığını belirterek başladı. Bu bağlamda felsefenin temel görevinin zihindeki çatışmaları yani Antinomies kavramını rasyonel bir zeminde çözümlemek olduğunu vurguladı ve hakikati Yunan düşüncesindeki Aletheia (örtünün kaldırılması) ve İslam geleneğindeki “Keşfü’l-Mahcub” kavramlarıyla ilişkilendirerek, hakikatin bilinebilirliği, taşıyıcısı ve mahiyeti üzerine üç temel soru formüle etti.
Hakikatin taşıyıcısı meselesinde Austin’in “ifadeler” vurgusuna ve İslam düşüncesindeki “Zann-ı Galip” ilkesine değinen hocamız, bu karmaşık süreci anlamlandırmak için on bir farklı yöntem önerdi. Bunlar mizaç odaklı “Taraf Tutma”dan başlayıp, Plato’nun Heraclitus, Parmenides, Socrates ve Pythagoras’ın düşüncelerini sentezlediği “Uzlaştırma” yöntemine, oradan da meselelerin mutlak bir kaynağa havale edildiği ve Plotinus ile Vahdet-i Vücud ekolünde görülen “Sonsuza İrca” yöntemine kadar uzanmaktadır. Özellikle Immanuel Kant’ın Transcendental (aşkınsal) yaklaşımıyla Leibniz’in rasyonalizmi ve David Hume’un ampirizmi arasında kurduğu dengeye dikkat çeken Türer, akıl ve varlık arasındaki ilişkiyi tersine çeviren Kantçı Kopernik devrimini anlattıktan sonra, Hegel’in “Tez-Antitez-Sentez” diyalektiğini ve bu metodun Karl Marx tarafından tersine çevrilen materyalist bir okumayla nasıl dönüştürüldüğünü izah etti. İkili hakikat yaklaşımında Dilthey ve Rickert’in manevi ilimler ayrımına vurgu yaparak, Edmund Husserl’in Intentionality (yönelmişlik) kavramı üzerinden özne-nesne ikiliğini aşan fenomenolojik metodunu ve pragmatizmin fayda odaklı hakikat anlayışını dersin merkezine yerleştirdi.
Hakikat arayışında karşılaşılan septisizm ve yeis durumlarını, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi ateist varoluşçuların “Tanrı öldü” imgesiyle temellendirdikleri bunalımlar üzerinden açıklayan hocamız, buna karşı mistisizmin aklın bittiği yerde başlayan bir “sıçrama” olduğunu, Tolstoy’un “İtiraflarım” ve Al-Ghazali’nin “El-Munkızu mine’d-Dalal” eserlerindeki içsel tecrübelerin aslında aklın yetersizliğini değil, aklın ötesindeki bir alanın varlığına işaret ettiğini belirtti. Dersin sonunda Türk düşünürü Hilmi Ziya Ülken’in “Varlık ve Oluş” eserindeki Dyad (ikili) kriterine ve Kierkegaard’ın “iman sıçraması” kavramına atıf yaparak, Şems-i Tebrizi ve Mevlâna arasındaki o muazzam potansiyelden aktüele geçiş sürecini, hakikatin ancak aşk ve teslimiyetle “yanma” sürecinde kemale ereceği tespitiyle özetledi.

