Taha Abdurrahman Okumaları | Ders 14

Prof. Dr. Mehmet Görmez hocamız bu haftaki dersinde, Taha Abdurrahman’ın İtimaniye felsefesinin ve bu felsefesinin hem seküler ahlak felsefesinden hem de irfani ahlak anlayışından hangi yönleriyle ayrıldığını ele aldı.

İtimaniye felsefesi temelde bir ahlak felsefesidir. Ancak bu ahlak felsefesi ne seküler ahlak felsefesiyle ne de irfani ahlak felsefesiyle aynı zeminde yer alır. Seküler ahlak felsefesinden ayrılmasının sebebi, bu iki yaklaşımın dayandığı öncüllerin birbirine zıt olmasıdır. Seküler ahlak felsefesinin temel öncülü “iman olmadan da ahlak olabilir” düşüncesidir. İtimaniye felsefesinde ise ahlak imanla kaimdir; iman olmadan ahlakın var olamayacağı kabul edilir.

İtimaniye felsefesi, irfani ahlak anlayışıyla da aynı temele dayanmaz. İrfani ahlak felsefesinde Allah’ı sıfatları ve fiilleriyle tanımanın akli istidlal yoluyla değil, içe doğma ve işrak yoluyla mümkün olduğu kabul edilir. Buna karşılık itimani ahlak felsefesinin temel öncülü, Allah’ı sıfatları ve fiilleriyle tanımanın akli istidlal yoluyla mümkün olduğudur. Mükaşefe ve ilham yoluyla bir idrak imkânı bulunsa bile, Allah’ı tanımanın asıl yolu akli istidlaldir.

İtimaniye felsefesi her ne kadar akli istidlale dayansa da kendine özgü bir düşünme biçimi ortaya koyar. Bu düşünce biçimi ne seküler düşüncenin ne de irfani işrakın aynısıdır. Taha Abdurrahman bu düşünme biçimini tefekkür kavramıyla ifade eder.

İtimani tefekkür, seküler düşünceden iman meselesinde ayrılır. Her ne kadar akli istidlal yönteminde seküler düşünceyle müşterek bir yön bulunsa da iman meselesinde ondan ayrılır. İrfani işrakla ise iman ve teslimiyet bakımından bir yakınlık bulunsa da akli istidlal meselesinde ondan ayrılır. Böylece itimani tefekkür, hem istidlali hem de imanı bir arada tutan kendine özgü bir düşünce yolu ortaya koyar.

Bu sebeple itimaniye felsefesi, tefekkürü ihtiva etmesi bakımından daha önce görülmemiş bir ahlak felsefesi olarak ortaya çıkar. Hem seküler ahlak felsefesinden hem de irfani ahlak felsefesinden ayrılan; istidlal ile imanı birlikte temellendiren bir ahlak düşüncesidir.

Dersin devamında, itimani düşünceye göre vaz‘î yani pozitif ilimlerin konumu da ele alındı. İtimani düşünce, vaz‘î ilimlerin değerini düşürmez; bir ilim olarak değerini inkâr etmez. Ancak bu ilimlere atfedilen mutlak güveni ve onların otoritesini güçlendirmek için ortaya konulan mevsukiyet anlayışını tartışır.

İtimani düşünceye göre asıl problem, vaz‘î ilmin ideolojiye dönüşmesidir. Pozitif bilimler ideolojik bir mahiyet kazandığında itimani düşünce ile aralarında bir gerilim ortaya çıkar. Bu gerilimin özellikle iki yönü dikkat çekicidir.

Birincisi, pozitif bilimlerin kullandığı akıl ile ideolojik pozitivizmin kullandığı akıl aynı değildir. Pozitif bilimlerin aklı, eylemleri gerçekleştirmek için başvurulan araçsal bir akıldır; yani en sağlam vesileyi bulmaya yöneliktir. Ancak ideolojik pozitivizm bu araçsal aklı insanın ulaşabileceği en yüksek akıl seviyesine yükseltir. İtimaniye düşüncesi ise araçsal aklı en yüksek akıl olarak görmez.

İkinci olarak ideolojik pozitivizm, maddeyi ve eşyayı değerlendiren akılla değerler alanına hükmetmeye çalışır. Oysa değerler alanı ancak kendisine uygun bir akılla ele alınabilir. Değerler hakkında hüküm verebilmek için pozitif bilimlerin araçsal aklından daha kuşatıcı bir akla ihtiyaç vardır. İtimani düşünce, değerleri, ahlakı ve metafiziği değersel akıl ile ele alır.

Bu nedenle ideolojik pozitivizm araçsal akılla değerler alanına hükmettiğinde bir çelişkiye düşer. Buna karşılık itimani düşünce ile vaz‘î ilimler arasında mutlak bir çatışma yoktur. Pozitif bilimler araçsal akıl çerçevesinde kaldığı ve ideolojiye dönüşmediği sürece itimani düşünce ile uyum içinde olabilir.

Bu sebeple aynı müessesede hem vaz‘î ilimler hem de itimani düşünce birlikte yer alabilir. İtimani düşünce vaz‘î ilimlerin basiretini artırırken, vaz‘î ilimler de itimani düşüncenin asıllarını güçlendirebilir. Böyle bir birliktelik daha önce karşılaşılmamış hakikatlere ulaşmayı mümkün kılar ve bilginin yeni ufuklarını açar.

Bu şekilde vaz‘î ilimler ile itimani düşüncenin aynı mekânda bulunması, karşılıklı yararlanmayı mümkün kılar ve daha bütüncül bir bilim anlayışının ortaya çıkmasına zemin hazırlar.