Taha Abdurrahman Okumaları | Ders 15

Bütün âlimlerin hayatında bir dönüm noktası vardır. Bazı âlimler hayatlarındaki bu dönüşüm ve değişim noktasını anlatırlar, bazıları ise sükût ederler. Bunun en kıymetli örneklerinden biri İmam Gazâlî’dir ve yaşadığı dönüşümü el-Munkız mine’d-Dalâl adlı eserinde anlatmaktadır.Taha Abdurrahman’ın hayatında da böyle bir dönüm noktası vardır. Üstadı Seyyidî Hamza b. el-Abbâs el-Kâdirî ile olan iletişimini Dinü’l-Hayâ eserinin sonunda anlatarak tasavvufaintisap sebeplerini dile getirir. Prof. Dr. Mehmet Görmez hocamız, zikredilen nedenlerden dolayı bu metni bu haftaki dersimiz için özellikle seçtiğini ifade etti.

Dinü’l-Hayâ eserinin sonunda yer alan bu metin, Taha Abdurrahman’ın yaşadığı bu dönüşümün merkezinde yer alan terbiyeye dayalı bağı ve bu bağın mahiyetini doğrudan kendi ifadeleriyle ortaya koyması bakımından ayrıca önem taşır. Nitekim bu bağ, onun nazarında sıradan bir ilişki değil; hayatını yönlendiren bir istikamet halini almıştır.

Taha Abdurrahman’ın mürebbisiyle kurduğu bu bağ sıradan bir intisap değildir; kuru bir kavram veya soyut bir ilişki değil, doğrudan terbiyeye dayanan düşünce dünyasını, insan-ilim-tanrı-âlem tasavvurunu dönüştüren bir bağdır.

Bu terbiyenin üç yönü vardır: amelin ıslahı, nefsin tezkiyesi ve Allah’ı tanımak. Amel ıslah edildiğinde nefis terk edilir; nefis terk edildiğinde Rabb’i tanımaya yönelinir; Rabb tanındığında ise ilahi emre boyun eğilir. Bu üç hakikat, insanın kalbinde, düşüncesinde ve idrakinde köklü bir değişim meydana getirir. İnsan, Rabb’iyle, kendisiyle, başkalarıyla ve bütün varlıkla kurduğu ilişkiyi yeniden kurar.

Bu halin insanın iç dünyasında bıraktığı tesiri bütünüyle dile getirmek kolay değildir. Ancak bu terbiyenin kazandırdığı huzur, sükûn ve saadet, insanın hayatında açıkça görülür.

Allah ile kurulan ilişki başlangıçta çoğu zaman soyut bir iman ilişkisi şeklinde yaşanır. Bu ilişkinin üzerinde iki soyutlama hâkimdir: imanı soyut düşünsel kavramlarla kurma eğilimi ve ulûhiyeti yalnızca zihinsel bir mesele olarak ele alma anlayışı.

İmanı yalnızca düşünsel kavramlara dayandıran yaklaşım, varlığı sadece fenomen olarak ele alma eğilimine dayanır. Oysa iman görünür bir şey değildir. Terbiyeye dayalı bu bağ, Allah ve O’nun ayetleri hakkında tefekkür etmenin yalnızca soyut düşünmenin kavramlarıyla sınırlı olmadığını öğretir.

Bu noktada “tefekkür” ile “tefkir” arasındaki fark açığa çıkar. Kök bakımından benzer görünseler de içerik ve öz bakımından birbirinden ayrılırlar.

Tefekkür, Allah’ı zikretmeyi gerektirir. İnsan Rabbini anarak idrakini terbiye eder; böylece aklî istidlal ile vicdanî yön birleşir ve ortaya çıkan idrak sahih bir zemine dayanır. Tefkirde ise zikir yoktur; insan yalnızca düşündüğü şeyle meşguldür ve onun görünen yönüyle sınırlı kalır.

Tefekkür, ruhla yükselir; insanı ayetlerin ardındaki manaları kavrayabileceği bir mertebeye taşır. Tefkir ise insanı kendi içinde dolaştırır; idrak ufku daralır.

Tefekkür, rahmet pınarlarını harekete geçirir. Kalp, idrak edilen ayet karşısında incelir ve etkilenir. Zikirle birlikte bu idrak, insanda bir tesir meydana getirir. Tefkir ise insanı düşündüğü şey karşısında bağımsız bir otorite gibi konumlandırır.

Tefekkür, muhabbetin pınarlarını açar. Ayet hakkında tefekkür etmek, ayetin ilahi başlangıcı hakkında tefekkür etmektir ve bu insanı Allah’a yöneltir. Böylece ayet kalbi kendine çeker, idrak yerli yerine oturur. Tefkir ise insanın kendi imkânlarıyla sınırlı kalır; fayda üretmeye yönelir fakat bu yaklaşma hakikatte bir uzaklıktır.

Ulûhiyeti yalnızca zihinsel bir meseleye indirgemek ise imanı soyutlaştırır. Oysa ulûhiyet sonsuz bir hakikattir. Terbiyeye dayalı bu bağ, imanı soyutluktan çıkarır ve insanın Allah ile kurduğu bağı sahih bir zemine oturtur.