Prof. Dr. Mehmet Görmez hocamız bu haftaki derste, Taha Abdurrahman’ın Dinü’l-Hayâ adlı eserinden hareketle onun tasavvuf tecrübesini; Abdurrahman’ın kendi ifadesiyle marifetullah, nefis tezkiyesi ve tashih-i amel ekseninde yaşadığı değişimi, imanın mahiyeti, ulûhiyet tasavvuru ve düşünme biçiminde ortaya çıkan dönüşümü ele aldı.
Taha Abdurrahman’ın tasavvuf tecrübesi, marifetullah, nefis tezkiyesi ve tashih-i amel olmak üzere üç temel hakikat etrafında şekillenir. Bu üç alan, insanın varlıkla ve Rabbiyle kurduğu ilişkiyi başka bir mertebeye taşır. Öncesinde Allah ile kurulan bağın mücerret bir iman üzerine kurulu olması ve ulûhiyetin daha çok bir araştırma konusu çerçevesinde ele alınması söz konusuyken, bu tecrübe ile birlikte bu anlayış değişir; düşünce tefkir düzleminden tefekkür istikametine yönelir. Bu noktada tefkir ile tefekkür arasındaki fark daha açık bir şekilde ortaya çıkar. Tefekkür, Allah’ı zikreden düşüncedir; insanı ruhuyla dikey bir yolculuğa çıkarır, rahmet inşa eder ve ardından muhabbeti doğurur. Böylece düşünce, yalnızca bilmeye yönelen bir faaliyet olmaktan çıkar; insanın varlığını kuşatan, onu dönüştüren bir istikamet kazanır. Buna karşılık tefkir, aklî faaliyetle sınırlı kalan ve bu kuşatıcılığı taşımayan bir düşünme biçimi olarak kalır.
Abdurrahman’a göre; insanın düşüncesinde tefkir yerini tefekküre bırakmadan önce iki temel yaklaşım hakimdir. Birincisi, insanın Allah ile olan ilişkisinin mücerret iman üzerine bina edilmiş olmasıdır. Bu noktada aklî istidlalin yanına kalbî istibsarı ekleyerek bu ilişkiyi ilerletmek gerekmektedir.
İkincisi ise ulûhiyet nazariyesidir. Ulûhiyet, yalnızca imanla ilişkili düşünsel bir konu olarak ele alındığında herhangi bir konu derekesine indirgenmiş olur. Oysa ulûhiyet, nihayetsiz bir hakikattir; Allah’a iman, başka hiçbir imana benzemez. Bu çerçevede Mehmet Görmez hocamız, bunun kelâm ilminin yeniden ele alınmasını gerektiren bir tespit olduğuna dikkat çekti. Zira her iman esasının kendine mahsus bir derecesi vardır ve ulûhiyet namütenahi bir hakikattir.
Taha Abdurrahman, üstadıyla kurduğu terbiye ilişkisinin Allah’a olan imanını merhaleler hâlinde dönüştürdüğünü belirtir. Bu süreçte imanın üzerindeki soyutluk vasfı ortadan kalkar ve yeni bir idrak biçimi ortaya çıkar.
Birinci merhale, mücerret aklî delillere dayanma ihtiyacının azalmasıdır. İlâhî varlığın zatı, sıfatları ve fiilleri hakkında yalnızca aklî delillerle meşguliyet yerini vicdanî bir idrake bırakır. Böylece bilgi, yalnızca istidlalden ibaret olmaktan çıkar.
İkinci merhale, ilâhî fiilleri ilâhî zata bağlamaktır. Fiilleri zattan bağımsız ele alan yaklaşım terk edilir; fiilden failin kendisine yönelen bir idrak esas hâline gelir.
Üçüncü merhale, ilâhî emirleri Yüce Emir Sahibi ile birlikte düşünmektir. Emirlerle meşguliyet, onları verenle olan bağı dışlamaz; aksine bu bağın şuuru içinde gerçekleşir. Böylece amel, soyut bir itaat olmaktan çıkar, huzur bilinciyle yerine getirilir.
Dördüncü merhale, varlıkları bilmenin Allah’ı bilmeye bağlanmasıdır. Varlıklar, Yaratıcı ile olan irtibatları gözetilmeden ele alındığında bilgi eksik kalır. Bu bağ kurulduğunda ise bilgi sahih bir zemine oturur.
Beşinci merhale, ilâhî bakışı dikkate almaktır. Yalnızca işitilen bir hitap değil, aynı zamanda görülen bir hâl içinde yaşandığı bilinci yerleşir. Bu da gafleti ortadan kaldıran bir farkındalık doğurur.
Altıncı merhale, Allah’ın Yüce Şahit oluşunu idrak etmektir. Yöneliş yalnızca ihtiyaç anlarıyla sınırlı kalmaz; insan her hâlinde O’nun şahitliği altında bulunduğunu hisseder. Böylece tevessül anlayışı genişler.
Yedinci merhale ise Esmâ-i Hüsnâ ile kurulan ilişkidir. Bu isimler yalnızca bilinen kavramlar olmaktan çıkar; zikredilen ve yaşanan hakikatler hâline gelir. Bu da kalpte bu isimlere karşı bir muhabbetin doğmasına vesile olur.
Bütün bu merhalelerle birlikte iman, mücerret bir tasavvur olmaktan çıkar; canlı bir idrak hâline gelir. İnsanın Allah ile olan bağı, aklî bir kabulün ötesine geçerek kalbî bir şahitliğe dönüşür. Bu da imanın ve ahlakın yeniden inşasına kapı aralar.

