Taha Abdurrahman Okumaları | Ders 17

Prof. Dr. Mehmet Görmez hocamız bu haftaki derste, Taha Abdurrahman’ın Dînü’l-Hayâ adlı eserinden hareketle tasavvuf tecrübesinin insanın yalnızca Allah ile değil, kendi nefsiyle kurduğu ilişkiyi de nasıl dönüştürdüğünü ele aldı. Ayrıca, marifetullah, nefis tezkiyesi ve tashih-i amel ekseninde bu dönüşümün ahlakın mahiyeti ve ahlaki değerlerin kaynağıyla olan bağı üzerinde durdu.

“İnsanın kendi nefsiyle kurduğu ilişki, doğrudan doğruya Rabbiyle kurduğu ilişkinin bir tezahürüdür.”

Taha Abdurrahman’ın tasavvuf tecrübesi, marifetullah, nefis tezkiyesi ve tashih-i amel olmak üzere üç temel hakikat etrafında şekillenir. Bu üç alan, insanın Rabbiyle olduğu kadar kendi nefsiyle kurduğu ilişkiyi de başka bir mertebeye taşır. İnsanın nefsiyle kurduğu ilişki, bildiklerine bağlanmak ve bilmediklerini araştırmak zeminine dayanırken aynı zamanda amellerin Allah’a arz edileceği günün kaygısını taşır. Ancak bu terbiye ile birlikte kalbin istikameti değişir; kalbin güçlendirilmesi ve sabırla terbiye edilmesiyle hâller bir mertebeden daha üstün bir mertebeye doğru ilerler.

Bu dönüşümün en belirgin tezahürlerinden biri, ahlaki değerlere gösterilen özel ihtimamdır. Ahlaka yönelik ilgi daha önce de mevcut olmakla birlikte, ruhî tecrübe ile birleştiğinde başka bir boyut kazanır. Mürebbi ile kurulan ilişki ve onun şahsiyetinde müşahede edilen hasletler, insanı hayrete düşüren bir ahlaki örneklik ortaya koyar. Talebelerin birbirleriyle olan ilişkilerinde görülen fedakârlık, nefsi geri plana itme ve başkasına hizmet etme hali, bu terbiyenin canlı tezahürleri olarak belirir. Bu beraberlik, zikirle devam eden bir süreç içinde insanın kendi nefsindeki değişimi bizzat müşahede etmesine imkân verir.

Bu noktada açıkça ortaya çıkar ki, terbiyenin gayesi yalnızca kötü huyları değiştirmek veya ahlaki hastalıkları tedavi etmek değildir. Asıl gaye, insanda bir “ahlaki meleke” inşa etmektir. Nasıl ki aklî bir meleke varsa, aynı şekilde ahlaki bir melekenin de inşası söz konusudur. Bu meleke, insanın değişen şartlar karşısında ahlakı yeniden üretebilme kudretini kazanmasını sağlar. Böylece insan, çağın kötülüklerini defedebilecek bir ahlaki istikamete sahip olur; her durumda dışarıdan bir yönlendirmeye ihtiyaç duymadan doğruyu bulabilecek bir bağışıklık kazanır.

Bu tecrübenin ulaştırdığı yakîn şudur ki; insanın kemali kazandıklarında ya da bildiklerinde değil bilakis ahlakındadır. Bu yakîn üzerine ahlakın üç temel esası ortaya çıkar:

Birincisi, insanın mahiyeti ahlak ile belirlenir. Bu mahiyet sabit bir yapı değildir; ahlaka göre genişler veya daralır. Ahlak arttıkça insanın mahiyeti genişler, azaldıkça daralır.

İkincisi, ahlak yalnızca belirli vasıflardan veya sınırlı fiillerden ibaret değildir. İnsanın bütün fiilleri —küçüğü büyüğü, gizlisi aşikârı— ahlakın kapsamı içindedir.

Üçüncüsü, İslam şeriatının bütün hükümleri ahlak üzerine bina edilmiştir. Herhangi bir hükmün yalnızca zahirine bağlı kalıp onun dayandığı ahlaki değeri dışarıda bırakmak, o hükmün maksadını ihlal etmek anlamına gelir.

Bu çerçevede ahlaki değerlerin kaynağı meselesi de açıklık kazanır. Ahlaki değerler, Esmâ-i Hüsnâ ile doğrudan ilişkilidir. Zikir ve tefekkür ile bu isimlerin kemalâtı üzerinde duruldukça, ahlakın kaynağının ilahi isimler olduğu açığa çıkar. Bu, dolaylı bir aklî istidlal değil, doğrudan bir basiret meselesidir. Zira Esmâ-i Hüsnâ, ilahi kemalin en mükemmel tezahürlerini ifade eder; ahlaki değerler de bu kemalâtın başka bir ifadesidir.

Bu idrak beş temel sonucu beraberinde getirir:

Birincisi, insanın en büyük ikramı, güzel ahlak ile donanma kudretidir. Tezkiye ancak bu yolla gerçekleşir.

İkincisi, ahlaki değerler doğrudan Esmâ-i Hüsnâ’dan alınır. Bu sebeple değerler, ilahi kemalin bir yansımasıdır.

Üçüncüsü, insanın yüklendiği emanet, ahlaki değerlerle ilgilidir. İnsan, yeryüzünde bu değerleri ikame etmekle yükümlüdür.

Dördüncüsü, şeriatın bütün hükümleri bu değerleri taşıyan yapılardır. Hiçbir şer’i hüküm yoktur ki altında bir ahlaki değer bulunmasın. Bu sebeple şer’i hükümler, Esmâ-i Hüsnâ’nın birer tecellisi olarak anlaşılır.

Beşincisi, insanın eşya ile kurduğu ilişki mülkiyet temelli değil, emanet temellidir. İnsan hiçbir şeyi kendisine nispet etmez; her şeyi asıl sahibine nispet eder. Çünkü eşya ya doğrudan bir değerdir ya da bir değerle ayakta durmaktadır. Her iki durumda da Esmâ-i Hüsnâ ile irtibatlıdır.

Böylece tasavvuf tecrübesi, insanın hem nefsiyle hem de varlıkla kurduğu ilişkiyi yeniden kurar. Bu yeniden kuruluşun merkezinde ise ahlak yer alır.