Taha Abdurrahman Okumaları | Ders 18

Prof. Dr. Mehmet Görmez hocamız bu haftaki derste, Taha Abdurrahman’ın tasavvuf tecrübesinden hareketle insanın Rabbiyle ve nefsiyle kurduğu ilişkinin ardından ötekiyle kurduğu ilişkinin nasıl bir istikamet kazandığını ele aldı. Bu çerçevede marifetullah, nefis tezkiyesi ve ahlaki terbiye ekseninde; bilginin ahlaki değerler üzerine yeniden inşa edilmesinin, amelin anlamını bulmasının ve insanın varlıkla kurduğu bağın sahih bir zemine kavuşmasının imkânı üzerinde durdu.

“İnsanın Rabbine giden yol, kendi nefsine giden yoldan daha yakındır; zira insanı kendisine ulaştıran da yine O’dur”

Tasavvuf tecrübesiyle birlikte Taha Abdurrahman’ın düşüncesinde insanın Rabbiyle, nefsiyle, ötekiyle ve âlemle kurduğu ilişkiler yeni bir istikamet kazanır ve yeniden anlam bulur. Bu yönelişin merkezinde ise ahlak yer alır.
Allah ile kurulan ilişki, ulûhiyet idrakinde bir olgunlaşmaya yol açar. Kul, Rabbiyle olan bağını yalnızca teorik bir bilgi olarak değil, varlığını kuşatan bir nispet olarak idrak etmeye başlar. Bu idrak, insanın kendisini anlama biçimini de değiştirir; zira nefse ulaşmanın yolu, Rabb’e yönelişten geçer. İlahi nazarın kul üzerindeki tecellisi, onun korunmasının, hidayetinin ve ahlaki arınmasının asli kaynağıdır.

İnsanın nefsiyle kurduğu ilişki de farklı bir istikamet kazanır. Nefis terbiyesiyle birlikte insanın ilerleme anlayışı da değişir. Önceleri milletlerin ilerlemesini bilimsel bilgi birikimi ve teknik maharete bağlayan anlayış, yerini ahlaki temele dayalı bir yaklaşıma bırakır. Artık açıkça görülür ki bilim ve teknoloji, ahlaki değerler üzerine bina edilmedikçe gerçek bir ilerleme sağlamaz; aksine dış görünüşte bir gelişme izlenimi verse de insanlığın anlamını yitirdiği, iç dünyanın harabeye döndüğü bir gerilemeye sebep olur.

Milletler bilim ve teknikte ilerledikleri ölçüde, bu ilerlemeye denk düşecek bir ahlaki ilerlemeye daha fazla muhtaç hâle gelir ki, bu ilerlemenin doğurabileceği afetlerle başa çıkmanın yolu ahlaktan geçer. Ahlaki değerlere aykırı bir bilim ve teknik ilerleme ahlaki ilerlemeye zarar verir; buna karşılık ahlaki ilerleme, bilimsel ve teknik ilerlemeyi engellemez, aksine insanlara faydalı olan yönlerini koruyup zararlı olan yönlerini sınırlandırır. Ahlaki ilerleme, bilimsel ve teknik ilerlemeden önce gelir; çünkü ahlak insanın iç dünyasını yeniler, bilim ve teknik ise daha çok dış dünyaya yöneliktir. İçsel dönüşüm uzun bir süreci gerektirirken, dışsal gelişim daha kısa sürede elde edilebilir; bu sebeple öncelik insanın iç dünyasına verilmelidir.

Ötekiyle kurulan ilişki de bu ahlaki değişimden beslenir. Önceleri farklı düşünenle kurulan ilişki, aklî delillerle üstün gelme çabası üzerine inşa edilmişken; tasavvufî terbiye ile birlikte bu yaklaşım yerini daha kuşatıcı bir anlayışa bırakır. Bu yeni anlayışta deliller yalnızca aklî değil, aynı zamanda vicdani bir mahiyet de kazanır. Zikirle beslenen tefekkür, aklî istidlali güçlendirirken; kalbe hitap eden vicdani deliller, muhatap üzerinde daha güçlü bir karşılık bulur. Böylece akıl ile kalp, burhan ile vicdan aynı zeminde buluşturularak, hakikatin tebliğinde daha sahih ve etkili bir dil ortaya çıkar.

İnsanın âlemle kurduğu ilişki de bu çerçevede yeniden anlam kazanır. Artık bu ilişki mülkiyet ve tasarruf ekseninde değil, emanet ve mesuliyet bilinciyle kurulur. Zira insan, varlık üzerinde mutlak bir sahiplik iddiasında bulunamaz; her şeyi asıl sahibine nispet ederek, kendisini bu düzen içinde sorumlu bir özne olarak konumlandırır.
Bu yaklaşım, dinin hayattan tasfiye edilmesine yönelik çabalara karşı da güçlü bir cevap teşkil eder. Zira dinin gayesi, insan ile Rabbi arasındaki bağı güçlendirmektir. Bu bağın kopması, insanın kendi hakikatinden kopması anlamına gelir. Bu sebeple Taha Abdurrahman, insan ile Rabbi arasındaki ilişkiyi açıklamak üzere “tavassut” kavramını merkeze alır ve her şeyin insan ile Allah arasında bir vasıta olduğunu vurgular. Çünkü insana kudret veren, onu yönlendiren ve nihayetinde kendisine ulaştıran mutlak kudret sahibi yalnızca Allah’tır.

Nihayetinde, tasavvuf tecrübesiyle gerçekleşen nefis tezkiyesi, insanın Rabbiyle, nefsiyle, ötekiyle ve âlemle kurduğu ilişkiyi yeniden kurar. Bu yeniden kurulan ilişkilerin esası ise ahlaktır. Zira insanın kemali, ne sahip olduklarında ne de bildiklerinde, ancak ahlaki istikametinde tecelli eder.