Bu haftaki dersimizde Hadi Adanalı Hocamız, erdem ahlakı çerçevesinde inanç ile ahlak arasındaki ilişkiyi ele aldı. Bu bağlamda “inanç yalnızca teorik bir tasdikten mi ibarettir yoksa inançların ahlaki hayatımızı biçimlendiren pratik ve normatif boyutları da var mıdır?” sorusu üzerinde durdu. Hocamız, inancın teorik yapısı ile ahlakın pratik hayattaki tezahürü arasında anlamlı bir irtibatın varlığına yönelik eğilimin, ahlak ve inancı uzlaştırma girişimlerinin kaynağı olduğunu ifade etti. Hocamız, inanç ile ahlak arasındaki bu irtibatta dilin taşıdığı merkezi öneme dikkat çekerek hem İslami ilimler geleneğinde hem de dini hayatın tatbikinde dilin kurucu bir işlev üstlendiğini belirtti. Bu bağlamda söz edim teorisini hatırlatarak, bir şeyi söylemenin çoğu zaman yalnızca bilgi aktarmak anlamına gelmediğini, aynı zamanda bir eylem ve kast içerdiğini belirtti. Bu noktada “amelden imandan bir cüz müdür?” şeklindeki kelâmi tartışmanın aynı zamanda ahlaki sorumluluklara yönelik bir yönünün olduğunu hatırlattı.
Dersin devamında Hocamız, bilginin önemi ve önceliği meselesi üzerinde durarak bilginin İslam düşüncesinde iki yönden öncelikli bir yere sahip olduğunu belirti: (1) Hz. Âdem kıssasında insan varoluşunun bilgi yönüyle meleklerden ayrılışının öne çıkarıldığını, (2) ilk vahiy tecrübesinde ise insana bilmediğini bildiren bir Allah tasavvurunun (Alak, 1-5) merkezde yer aldığını ifade etti.
Bilginin “temellendirilmiş doğru inanç” olarak tanımlandığını hatırlatarak, inancın bilginin yeterli koşulu olmasa da onsuz düşünülemeyecek temel bir bileşeni olduğunu söyledi. Gündelik dilde bazen bilgi ile inancı birbirinin zıddı gibi kullansak bile bir şeyi bildiğimizi söylediğimiz anda aynı zamanda onun doğru olduğuna inandığımızı da beyan etmiş olduğumuzu belirtti.
Hocamız, buradan hareketle asıl sorgulanması gerekenin “Ahlaki anlamda inançlarımız bizi bir yükümlülük altına sokar mı?” sorusu olduğunu belirtti. İnancın yalnız bireysel bir kanaat değil, ahlaki sorumluluk doğuran bir alan olarak ele alınması gerektiğini göstermek amacıyla William K. Clifford’un meşhur gemi örneği üzerinden konuyu açtı. Bir gemi sahibinin, gemisinin güvenli olmadığına inandığı halde, bu inancını bastırıp güvenli olduğuna kanaat getirerek, onu sefere çıkarması ve sefer esnasında geminin batarak insanların hayatlarına mâl olmasından bu kimsenin ahlaken sorumlu olup olmadığı sorusunu sınıfa yöneltti. Clifford’a göre bu durumda gemi sahibi ahlaken sorumludur. Argümanının ikinci aşamasında Clifford’a göre, gemisi bu yolculuktan sağ salim dönse bile gemi sahibinin yine aynı şekilde ahlaki bakımdan sorumlu tutulması gerektiğini savunduğunu ifade etti. Hocamız, Clifford’un bu yaklaşımının “her zaman, her yerde ve herkes için yeterli delil olmadan bir şeye inanmanın yanlış olduğu” neticesine vardığını kaydetti.
Bununla birlikte Hocamız, bu katı delilcilik anlayışının gündelik hayattaki bütün inançlarımızı açıklamaya yetmeyebileceğini de vurguladı. İnsanların çoğu zaman bu denli kesin ve eksiksiz delillendirme süreçleriyle yaşamadıklarını, inançlarımızın çoğunun başka inançlarımızla, tecrübelerimizle ve içinde bulunduğumuz bağlamlarla şekillendiğini belirtti. Bu noktada William James’in, Clifford’un katı delilci tutumuna itiraz ederek gerçek hayatta pek çok inancın kesin ispatlarla değil tercihler, yönelişler ve tecrübelerle oluştuğunu savunduğunu hatırlattı. Hocamız, delillerin yalnızca belirli bir anda önümüze konulan veriler mi olduğu (senkronik), yoksa zaman içinde oluşan bir süreç mi teşkil ettiği (diyakronik) sorusunun, inanç-ahlak ilişkisini anlamak bakımından son derece önemli olduğunu ifade etti.
Dersin bu kısmında Hocamız, İslam düşüncesinde de delil meselesi etrafında farklı yaklaşımların bulunduğunu belirtti. Birçok İslam filozofunun delile ve temellendirmeye büyük önem verdiğini, ancak delilin inançla ilişkisi bağlamında gelenek içinde tek bir yaklaşımın bulunmadığını ifade etti. İnancın bütünüyle katı bir delilcilikle açıklanamadığı durumlarda daha pragmatik yaklaşımların devreye girebildiğini, inanç-delil ilişkisinin en uç noktasında ise fideizmin yer aldığını belirtti. Bununla birlikte gerekçesiz ve temelsiz bir fideist inanç anlayışının İslam düşüncesine bütünüyle yabancı olduğunu vurguladı. Atalar dinine körü körüne bağlanmanın, temelsiz taklidin ve kişinin kendisini aldatmasına yol açan sahte inanç biçimlerinin Kur’an-ı Kerim’de eleştirilmesinin de bu sebeple son derece anlamlı olduğunu belirtti. Bu çerçevede Kur’an-ı Kerim’in hem inananları hem de inanmayanları ahlaki müeyyideleri olan bir sorumluluk alanı içinde değerlendirdiğini ifade etti.
Hocamız daha sonra delliler ile irtibatlı olarak inancın iradi boyutu meselesi üzerinde durdu. İnanç ile ahlak arasında bu kadar güçlü bir ilişki kurduğumuz şu durumda inancın bir yönüyle iradeyle de bağlantılı olduğunu belirtti. Bununla birlikte bütün inançların aynı ölçüde iradeye açık olmadığını hatırlatarak, “2+2=4” önermesine ilişkin inancımızın neredeyse irade dışı bir kesinlik taşıdığını, insanın kendisini zorlayarak bile bunun tersine inanmasının mümkün görünmediğini ifade etti. Bu örnek üzerinden bazı inançların kolaylıkla iradi müdahaleye açık olmadığını, fakat buna rağmen özellikle Allah inancında teklifin ve sorumluluğun devreye girdiğini, nitekim bu tür inançlarda hiçbir iradi boyut bulunmaması durumunda dinî teklifin anlamını yitireceğini ifade etti. Bu bağlamda atalarının dinine bağlı kaldığını söyleyen kimselerin de aslında yalnızca pasif bir şekilde mirası sürdürmediklerini, aynı zamanda o bağlılığı devam ettiren bir irade beyanında bulunduklarını belirtti.
Hocamız, dil ile irade arasındaki ilişkinin burada yeniden önem kazandığını vurgulayarak, bazı düşünürlerin kabulde ve beyanda irade bulunduğu gibi imanda da bir tür iradi boyut bulunduğunu iddia ettiklerini aktardı. Bununla birlikte inancın yalnızca anlık ve senkronik bir hadise olarak değil, zaman içinde oluşan diyakronik bir süreç olarak düşünülmesi gerektiğini de belirtti. İnsan, bir anda bütün geçmişinden soyunarak mevcut inancını kolayca terk edemeyebilir, zira inanç çoğu zaman uzun bir zaman içinde oluşur. Ancak Hocamız buna karşılık, kimi zaman bazı ani ve hayati tecrübelerin insanın bütün değer dünyasını alt üst ederek inançta hızlı dönüşümlere yol açabildiğini de hatırlattı. Özellikle ihtida örneklerinde görülebildiği üzere, kişinin bir anda bilgi, inanç ve irade ilişkisini yeniden kurabildiğini ifade etti.
Hocamız inancın, bilgi, delil, irade ve ahlaki sorumluluk arasında kurulan çok katmanlı ilişki içerisinde ele alınması gerektiğini vurgulayarak dersi tamamladı. Önümüzdeki hafta ise Kur’an-ı Kerim’deki imanla ilgili ayetler üzerinden bu tartışmayı sürdüreceğimizi ifade etti.

