Kur’an-ı Kerim’de Zihinsel Erdemler | Ders 26

Bu haftaki dersimizde Hadi Adanalı Hocamız, inanç ile delil arasındaki irtibat üzerinde durarak, delillendirme, temellendirme ve tahkik meselelerini Kur’an-ı Kerim bağlamında ele aldı. Bu çerçevede inancın hangi gerekçelerle temellendirildiği ve kabul ile reddin ne tür zihinsel ve ahlaki süreçlere dayandığı soruları üzerine değerlendirmelerde bulundu. Hocamız, teknik konularda çoğu zaman bir otoriteye başvurma ihtiyacı duyduğumuzu hatırlatarak, Allah inancı söz konusu olduğunda salt otoriteye dayanmanın yeterli olup olmayacağı sorusunu gündeme getirdi. Buradan hareketle Kur’an-ı Kerim’in bizden hiçbir zaman entelektüel etkinliklerden bigâne, tefekkür ve tahkikten uzak, delilsiz ve temelsiz bir inanç talep etmediğini özellikle vurguladı.

Dersin başında Hocamız, Kur’an-ı Kerim’de inancın temellendirilmesi bağlamında kullanılan bazı temel kavramlara dikkat çekti. Ayet, hüccet, burhan, delil, beyyine, furkan, temyiz, ibret ve itibar gibi kavramların inancı farklı şekillerde gerekçelendiren tutumlara işaret ettiğini belirtti. Bu kavramlar içerisinde özellikle işaret, emare, delil ve ispat anlamlarını taşıyan “ayet” kavramının merkezi bir yere sahip olduğunu ifade etti. Hocamız, ayetleri duyusal ve zihinsel olmak üzere iki boyutlu düşünebileceğimizi söyledi: görme, işitme ve hissetme gibi duyusal tecrübeler ile akletme, tefekkür, tezekkür, tedebbür ve ittika gibi zihinsel melekelerin insanın ayetlerle kurduğu ilişkinin çok katmanlı yapısını görünür kıldığını vurguladı. Kur’an-ı Kerim’de kâinatın ve arzın yaratılışı, tabii hadiseler, toplumsal hayat, evrendeki düzen, insanın ve hayvanların yaratılışı gibi birçok bağlamda ayet kavramının kullanılmasının da bütün bu olayların yalnızca birer olgudan ibaret sayılmadığına işaret ettiğini belirtti.

Ardından Hocamız, Kur’an-ı Kerim’de inancın bir anda tamamlanan bir hadise olarak değil, zaman içerisinde olgunlaşan ve derinleşen diyakronik bir süreç olarak değerlendirildiğini ifade etti (Fussilet 53). Bundan hareketle aynı ayetler ve işaretler karşısında insanların neden farklı sonuçlara ulaştıkları sorusunu tartışmaya açtı. Bütün insanların aynı şeyleri aynı şekillerde düşünmesinin murad-ı ilahi olmadığını, insanın yaratılışındaki farklılıkların bu çoklu yöneliş ve yorumların membaı olarak görülebileceğini belirtti. İnsanî, coğrafî ve fizyonomik farklılıkların insanları farklı inançlara daha açık hâle getirebileceği gibi, yetişme tarzının, niyet ve özgür irade gibi unsurların belirleyici roller oynayabileceğine dikkat çekti. Hocamız, “Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı” ayetinin (Mâide 48) de farklı şekillerde anlaşılabileceğini, bu tür anlam çeşitliliğinin ilahi iradenin tecellisi bağlamında değerlendirilebileceğini vurguladı. Bu çerçevede Allah’a giden yolların çokluğuna işaret eden rivayetlerin de hakikate yöneliş biçimlerinin çoğulluğunu düşündürmesi bakımından önemli olduğunu ifade etti.

Dersin devamında Hocamız, anlam ile delalet arasındaki ayrım üzerinde durarak, Orta Çağlar ile modern dünya arasında bu konuda belirgin bir vurgu farkı bulunduğunu belirtti. Orta Çağ düşüncesinde anlamın daha merkezi bir yere sahip olduğunu, modern dünyada ise delaletin öne çıktığını söyledi. Bilimin daha çok olgularla ilgilenmesi, değerlere dair soruları ise büyük ölçüde dışarıda bırakması sebebiyle modern düşüncenin delalet merkezli bir yönelim geliştirdiğini ifade etti. Buna karşılık klasik dünyada Allah’ın delillerinin ve ayetlerinin dolaylı yapısı sebebiyle, anlamın metafizik boyutuna daha fazla dikkat verildiğini belirtti. Bu bağlamda cümlelerin fiziksel yapıları değişse de anlam birliğinin korunabildiğini, dolayısıyla anlamın yalnızca lafza indirgenemeyecek bir boyut taşıdığını ifade etti.

Hocamız, daha sonra Kur’an-ı Kerim’de inancın temellendirilmesinde öne çıkan diğer kavramlar üzerinde durdu. Hüccetin Kur’an-ı Kerim’de delil, gerekçe, temel ve kimi bağlamlarda bahane anlamlarında kullanıldığını, Hz. İbrahim kıssasında ise peygamberin hem kavmiyle giriştiği tartışmalar hem de kozmolojik olaylar bağlamındaki kanaatleri ekseninde hüccetin dikkat çekici bir yer tuttuğunu belirtti. Burhan kavramının da açık biçimde belirme, berraklaşma ve kesinleşme çağrışımları taşıdığını, inançların açıklık ve kesinlik kazanması bağlamında önemli bir kavram olduğunu ifade etti. Delil kavramının ise Kur’an-ı Kerim’de daha çok yöneltici/yönlendirici bağlamlarda kullanıldığını belirtti.
Bu noktada Hocamız, Kur’an-ı Kerim’de temellendirmenin kavramsal ağının yalnızca tek tek delillerden ibaret olmadığını, aynı zamanda argüman, istinbat, insanlıkla diyalog ve tartışma gibi daha geniş bir düşünsel zemin oluşturduğunu belirtti. Bütün bu kavramların, beşerî ilişkilerde dilin temellendirici işlevine atıfta bulunduğunu ifade etti. Temellendirmenin yalnızca mantıksal değil, aynı zamanda psikolojik bir boyutu da bulunduğunu belirterek, peygamberlere sürekli olarak görevlerinin yalnızca mesajı iletmek olduğunun hatırlatılmasını bu bağlamda değerlendirdi. Kur’an-ı Kerim’in peygamberlere “gücün argümanı”nı (argumentum ad baculum) değil, “argümanın gücü”nü esas alan bir tebliğ sorumluluğu yüklediğini, bunun da inancın baskı, tahakküm ve otoriteyle değil, delil ve ikna ile ilişkilendirildiğini gösterdiğini vurguladı (Nahl 125).

Dersin son kısmında Hocamız, “Neden inanıyoruz?” sorusu üzerinde değerlendirmelerde bulundu. İnanmanın bir yönüyle doğruluğu hedeflemek anlamına geldiğini, bazı doğruların ise diğerlerine göre çok daha merkezi bir yere sahip olduğunu belirtti. Allah’a inanmanın bu anlamda en önemli doğru olarak görülebileceğini ifade etti. İnanma ile bilgi arasındaki bağın, insanın bilgi edinme arzusu ile de ilişkili olduğunu, insanın çoğu zaman önce inanarak yola çıktığını, ardından bu inanç üzerine bilgi inşa ettiğini söyledi. Bunun yanında erdemli bir hayatın inşasında da inancın vazgeçilmez bir rol oynadığını belirterek, doğruluğa ve erdeme yönelen bir yaşamın, çoğu zaman inançtan bağımsız biçimde kurulamayacağını ifade etti. Bununla birlikte inancın suistimal edilebileceğini ve tahkiki iman idealinin imkanının da ayrıca tartışılması gerektiğine dikkat çekti. Hocamız, ayrıca bazen insanların içlerindeki şüpheleri bastırmak ve kontrol altına almak için de inanca yönelmiş olabileceklerini belirtti.

Toplumun, düzenin ve çevrenin insanlardan belirli şeylere inanmasını beklediği durumlarda, kişinin tek başına kendi inancını temellendirmesinin kolay olmadığını ifade etti. Buna rağmen dinin, sırf toplumsal hegemonya talep ettiği için itaati önceleyen bir yapı sunmadığını, aksine “la ilahe illallah” ifadesinin, toplumsal tahakküm karşısında bir teslimiyet değil, güçlü bir meydan okuma ve başkaldırı anlamı taşıdığını vurguladı. Böylece inancın yalnızca pasif bir kabul değil, aynı zamanda hakikati araştıran, delil ve dayanak talep eden ve gerektiğinde toplumsal baskıya karşı direnen aklî bir yöneliş olduğunu belirterek dersi tamamladı.