Varlığı Alamet, Ayet ve Emanet Olarak Okumak
Prof. Dr. Mehmet Görmez hocamız bu haftaki derste, Taha Abdurrahman’ın tasavvuf öğretisi çerçevesinde insanın âlemle kurduğu ilişkinin mahiyetini, bu ilişkinin varlık, akıl ve amel arasındaki iç içe ilişki üzerinden nasıl yeniden kurulduğunu ve modern düşüncenin bu alanları birbirinden ayıran yaklaşımına karşı İslâm’ın bütüncül bakışını işledi.
“Varlık, alâmet olarak okunduğunda Allah’ın yüce varlığına delalet eder; ayet olarak okunduğunda birliğine şehadet eder; emanet olarak okunduğunda ise Esma-i Hüsna’dan neşet eden ahlaki değerlere dayalı bir mesuliyet hâline gelir.”
Taha Abdurrahman’a göre insanın âlemle kurduğu ilişki, canlı-cansız bütün varlıkları kuşatan bir ilişki alanıdır ve bu ilişki üç temel unsur etrafında şekillenir: varlık, akıl ve amel. Varlıkla kurulan ilişki ya nazarî bir idrak ya da amelî bir yöneliş olarak ortaya çıkar. Tasavvufî tecrübe ile ilmî birikimin etkileşimi, bu üç unsur arasında derin bir tedahül/iç içelik meydana getirir; böylece aklî istidlal ile ulaşılan bilgisel etkiler ile kalbî istibsar ile elde edilen ruhî idrak birbirinden ayrılmaz hâle gelir. Delil-i burhanî ile fehm-i vicdanî aynı zeminde buluşur; suret ile muhteva, akıl ile kalp, zahir ile batın arasında kurulan ayrımlar ortadan kalkar. Bu bütüncül idrak, modernizmin akıl ile kalp, fizik ile metafizik arasında tesis ettiği sun’î farklar ve sınırların geçersizliğini de ortaya koyar. Zira bu yapay ayrımların en ağır neticesi, insanın parçalanmasıdır. Buna karşılık bu yaklaşımda zahir ile batın, fikir ile fıtrat iç içe geçmiştir.
Bu çerçevede varlık tasavvuru köklü bir dönüşüme uğrar. Artık varlık yalnızca merâtibü’l-vücûd üzerinden değil, aynı zamanda merâtibü’l-îmân çerçevesinde okunur. Taha Abdurrahman, bu okumayı üç mertebede temellendirir: varlığı alâmet, ayet ve emanet olarak okumak.
Varlığı Alamet Olarak Okumak
Birinci mertebede varlık, alâmet olarak idrak edilir. Bu düzeyde görünen her şey, görünmeyen bir hakikate delalet eder. Bu delalet, fıtratla uyumu nispetinde ya zannî ya da kat’î bir mahiyet kazanır. Alâmet, nihayetinde insanı delalet edilenin, yani Kâin-i Alâ olan Allah’ın varlığına ve hakkaniyetine götürür.
Varlığı Ayet Olarak Okumak
İkinci mertebede varlık, ayet olarak okunur. Bu mertebede varlık artık yalnızca bir işaret değil, Hakk’ın vahdaniyetine şehadet eden bir delil hâline gelir. Ayet, alâmetin ötesine geçerek insanı yalnızca varlığın hakikatine değil, o hakikatin birliğine götürür. Böylece varlık, Hakk’ın birliğini idrak etmeyi zorunlu kılan bir şahitlik alanına dönüşür.
Varlığı Emanet Olarak Okumak
Üçüncü ve en ileri mertebede ise varlık, emanet olarak idrak edilir. Bu düzeyde görünen her şey, Hakk’ın Esma-i Hüsna’sından neşet eden ahlaki değerlere delalet eder. Emanet, insanı yalnızca vahdaniyete değil, zat-ı ilahiye, sıfat-ı ilahiye ve amel-i ilahiyeden kaynaklanan değerlere ulaştırır. Bu mertebede insan, yalnızca bilen değil, aynı zamanda zikreden (zâkir) bir varlık hâline gelir; Hakk ise onun nezdinde mezkûr olur. Böylece ilahi marifetin ufukları; zat, sıfat ve fiil boyutlarıyla açılır ve bu marifetten doğan hakikatler insanın hayatında ahlaki değerler olarak tecelli eder.
Nihayetinde, varlığı alâmetten ayete, ayetten emanete doğru okumak; insanın âlemle kurduğu ilişkiyi kökten dönüştürür. Bu okuma, varlığı mülkiyet konusu olmaktan çıkarıp emanet bilinciyle kavranan bir hakikat haline getirir.

