Mütefekkir Programı’nın bu son dersinde Prof. Dr. Celal Türer, 14 haftalık entelektüel serüveni kuşatıcı bir çerçeveye oturtmuştur. Dersin merkezinde, insan ile varlık arasındaki irtibatı kuran yegane yeti olan “düşünme” eylemi yer almıştır. Hocamız, düşünmenin salt epistemolojik bir süreç olmadığını; estetik, bilimsel ve dini düşünüş biçimlerinin her birinin büyük harfle “Düşünme” çatısı altında toplandığını vurgulamıştır. Zihnin bilinenden bilinmeyene hareketi olan klasik tanımın ötesine geçilerek, meselenin ontolojik boyutu Heidegger felsefesi ekseninde temellendirilmiştir.
Heidegger’in düşünce atlasından hareketle, düşünmenin dört temel vechi üzerinde durulmuştur. İlki, düşünmenin “varlığın çağrısına kulak vermek” olduğudur. Düşünmek, varlığın çobanlığını yapmak ve onu kelamın evinde korumaktır. İkinci olarak düşünme, varlık toprağına “saban vurmak” olarak nitelendirilmiştir. Ahmet İnam’ın yerinde tespitiyle, tazelenmeyen kavramların “kokacağı” gerçeğinden hareketle, düşünme toprağının daima sürülmesi ya da tazelenmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu noktada William James’in “old-fogeyism” (eski kafalılık) kavramına atıf yapılarak, kavramlarını yenileyemeyen zihinlerin kavramlara hakim olamayacağı; ve böylece tarihin öznesi değil; nesnesi olacağı uyarısı yapılmıştır. Rorty’nin “alet çantası” metaforuyla birleştirilen bu yaklaşımda, kavramların hayatı daha iyi kılmak için birer araç olduğu ve bu araçlara hükmedemeyenlerin statükonun mahkumu kalacağı ifade edilmiştir. Üçüncü vecih, Almanca denken (düşünmek) ile danken (teşekkür etmek) arasındaki etimolojik bağ üzerinden kurulmuş; tefekkürün aslında varlığın hakkını teslim eden bir “teşekkür” eylemi olduğu belirtilmiştir. Son olarak düşünme, belirli bir zaman ve mekanda insanın kendi varoluş üslubunu inşa etmesi, kendine mekan açması olarak tanımlanmıştır. Esaretin Bedeli filmindeki John Brooks karakteri üzerinden verilen örnekle, insanın bu fani dünyada düşüncesi ve bıraktığı izlerle bir “virgül” koyarak varoluşuna zemin kazandırdığı vurgulanmıştır.
Düşünmenin esasen “Eleştirel Düşünce” (Critical Thought) olduğunu savunan Türer, eleştirinin kökenindeki “elemek” ve “karar vermek” manalarına dikkat çekerek Foucaultcu gelenekten mülhem “manipülasyon” tehlikesine değinmiş; devletin ve modern algı mekanizmalarının zihni nasıl kuşattığını anlatmıştır. Bu kuşatmayı yarma noktasında Necati Öner’in zihniyet analizi devreye sokulmuştur. İnanma ve olguya dayalı zihniyetlerin aksine “eleştirel zihniyetin” doğuştan gelmediği, sonradan kazanılan ve yöntemi fark etmeyi gerektiren bir tavır olduğu belirtilmiştir.
Tarihsel kırılma noktaları ele alınırken Descartes’ın skolastik zihniyete yönelttiği eleştiriler üzerinde durulmuştur. Descartes, tümdengelimin (deduction) yeni bir bilgi vermediğini savunarak modern yöntemin kapısını aralamıştır. Burada Aristoteles mantığının “tümeller” üzerinden kurduğu yapının, “tikeller” alanını ihmal etmesi tartışmaya açılmıştır. Aristoteles fiziğinin akli olarak tutarlı görünse de olgusal gerçeklikle örtüşmediği, bu makasın ancak Galileo ile birlikte varsayımların sınanması (hipotez) ve matematiğin devreye girmesiyle kapandığı vurgulanmıştır. Modern dönemde matematiğin mantıktan daha üstün bir araç olarak kabul edilmesinin sebebi, onun tikeller alanını yansıtma ve gerçekliği dönüştürme kapasitesi olduğuna dikkat çeken Türer, matematiğin bile tıkandığı noktalar olduğunu, Newton mekaniğinin kuantum alanında yetersiz kalması ve İnterstellar filminde tasvir edilen çok boyutlu zaman algısı gibi örneklerle açıklamıştır.

