İDE’de bu hafta, Prof. Dr. Mehmet Görmez’in Usûl ve Metodoloji dersi kapsamında “Çoklu Akıl, Çok Anlamlılık ve Usûl” başlıklı dersi gerçekleşti. Bu derste akletme biçimleri, dinî metinleri anlamanın beş seviyesi ve dinin insanlığa ulaşmasında kullanılan üç araç olmak üzere üç ana başlık ele alındı.
Dersin ilk kısmında, İslam medeniyetinin akletme biçimlerine değinen hocamız, Câbirî’nin tasnifine atıfta bulunarak şu hususları ifade etti:
Câbirî’nin meşhur Beyânî, Burhânî ve İrfânî akıl tasnifini ele alan hocamız, bu tasnifin indirgemecilik ve üstten bir bakış içerdiğini belirtti. Bu değerlendirmesinin devamında “Hiçbir akıl salt Beyânî, Burhânî veya İrfânî değildir” cümlesinin altını çizdi.
Hocamız, Câbirî’nin Beyânî, Burhânî ve İrfânî akıl tasnifindeki indirgemeci yaklaşımlara katılmadığını ifade etti. Beyânî aklın, düşünceyi dilin sınırlarına hapsederek nassın dışına çıkmayı engellediğini belirtti. Burhânî aklın ise sadece İbn Sînâ ve İbn Rüşd’e has kılınmasının, İslam medeniyetindeki diğer akletme biçimlerini göz ardı eden eksik bir ifade olduğunu dile getirdi. İrfânî aklın yalnızca mistik ve tasavvufi yorumlara indirgenmesine karşılık, akıl üzerine İslâm medeniyetindeki ilk eseri Hâris el-Muhâsibî’nin verdiğini vurgulayarak bu tasnifin eksikliğini ortaya koydu.
Hocamız, Câbirî’nin tasnifine değindikten sonra, Taha Abdurrahman’ın yaptığı başka bir tasnife değindi: akl-ı mücerret, akl-ı müseddet ve akl-ı müeyyet. Hocamız, bu ayrımın aklın kendisiyle değil, aklın üzerinde düşündüğü alanla ilgili bir tasnif olduğunu belirterek bu kavramları şu şekilde açıkladı: akl-ı mücerret, soyut akıldır, sadece maddi âlemi anlar, gayb ve melekût âlemini anlamaya çalışmaz. Akl-ı müseddet, maddenin ötesine geçen, aşkın-metafizik âlemi de anlayan ve yorumlayan akıldır. Akl-ı müeyyet ise sahibini değerlerle donatan, sahibine değer ürettiren, ahlakla ve salih amelle güçlendirilmiş akıldır.
Dersin ikinci ana konusu dinî metinleri anlamanın beş aşaması üzerinde duran hocamız bu beş aşamayı şu şekilde izah etti:
- Nakil-Tercüme, Rivayet-Taklit Aşaması: Bu, ilim değildir. Bu aşamada fikir de yoktur. Bu, sadece bilgi taşımaktır. Çoğu zaman insan ne taşıdığını bilmez. Sadece nakille, rivayetle iktifa eder.
- Tefsir-Te’vil, Dirayet-Tahkik Aşaması: Bu seviyede insan naklettiği bilgilerin ne olduğunu bilir; anlar, tefsir-te’vil eder ancak gerekçelendiremez. “Ne?” sorusuna cevap verir ancak “Niçin?” sorusuna cevap veremez. Hükmü söyler, hikmeti bilemez.
- Ta’lîl-Hikmet, Makâsıd-Maslahat Aşaması: Bu seviyede insan her hükmün hikmetini bilir, illeti tespit eder, makâsıdı anlar. Bütüncül ve külli bir bakış açısına sahip olur. Risaleti rivayete, hikmeti hükme feda etmez. “Niçin” sorusuna cevap verir.
- Tenzil-Uygulama ve Yaşama/Hayata Geçirme Aşaması: “Nasıl?” sorusuna cevap verir. Her hükmün sadece kanun veçhesini değil, değer ve ahlak veçhesini de tespit eder. Usûl ve metodoloji bilgisine sahiptir.
- İçtihat Aşaması: Nass olmayan konularda ilk dört aşamayı dikkate alarak içtihat eder. Bilgi, fikir ve düşünce üretir; ilke, kural, kaide ortaya koyar. İlk dördün sahip olduğu bütün meziyetleri şahsında cemeder.
Dersin son ve üçüncü ana konusunda ise, dinin insanlığa ulaşmasında kullanılan ve tamamı beşerî olan üç araç üzerine duruldu. Hocamız bu araçları şu şekilde açıkladı:
- Dil: Allah vahyi insanlara bildirmek için insanlığın dilini kullanmıştır. Bir dil ile beşere hitap etmeyi murad ettiği için çok anlamlılığa da razı olmuştur. Çünkü dilin yapısı çok anlamlıdır. Dil tek anlamlı değildir. Bütün kelimeler hakikat değil, mecaz da vardır. Öyle ise dinin tabiatında çok anlamlılık vardır. Bu bağlamda hocamız dikkat çeken şu ifadeyi kullandı: “usûl-ı fıkhın varlık sebebi tekçi anlamı tespit değil, çok anlamlılığı denetlemektir.” Çok anlamlılık sınırsız rölativizm/görecelilik sunmaz.
- Peygamber: Beşerden ve insanlardan bir elçi seçmiştir. Bu elçi Allah’ın seçkin bir kuludur. Bir kul ve beşerdir. Bu bağlamda hocamız şu ayeti zikretti. “De ki: Ben, ancak sizin gibi bir beşerim.” (Fussilet 41/6).
- Bağlam: Evrensel olan bir mesajın, çağlar üstü nitelik taşıyan bir risaletin, belli bir zamana, belli bir mekâna ve bir bağlama hitap etmesidir. Tarihi, coğrafyayı, zamanı, mekânı Kur’an’ın önüne koymak ve onu belirleyen bir unsura dönüştürmek ayrı bir şeydir. Onu anlamak için beşerî unsurlara başvurmak ayrı bir şeydir.

