İslam Düşüncesinde Usûl ve Metodoloji | Ders 6

İDE’de bu hafta Prof. Dr. Mehmet Görmez’in Usûl ve Metodoloji dersi kapsamında, usûl tarihi içerisindeki ortaya çıkışı bağlamında “makâsıd” konusu ele alındı.

Çok anlamlılığı yönetmek için makâsıd mektebi adı verilen yeni bir mektep ortaya çıktığını söyleyen hocamız, modern zamanlardaki makâsıd çalışmalarını üçe ayırdı: Birincisi, makâsıdı usûl-i fıkhın bir konusu olarak ele alan çalışmalar, ikincisi, makâsıdı usûl-i fıkhın muadili olarak ele alan çalışmalar, üçüncüsü ise makâsıdı hem vahyi hem varlığı hem kâinatı hem kitabı hem de sünneti birlikte anlamak için bazı ilim adamlarının bütüncül olarak ele aldığı çalışmalardır.

Konuya dair kavramsal çerçeveye yer vererek derse devam eden hocamız bir kavramın daha iyi anlaşılmasının ancak zıddını anlamak ile mümkün olabileceğini ifade etti. Bu doğrultuda “Kasada (قصد)” fiili üzerinde durdu: “Bu fiilin üç zıt anlamı vardır: Birincisi, faydasız anlamına gelen “lağv/لغو” faydasız, anlamsız ve beyhude demektir. İkincisi, olacak olanları unutmak anlamına gelen “sehv/سهو” kelimesidir. Sehv, nisyandan farklıdır. Zira nisyan, olanı unutmak; sehv ise olacak olanı unutmaktır. Üçüncüsü, gayesizlik manasına gelen “lehv/لهو” kelimesidir.” Dolayısıyla hocamız “kasada” fiilini, zıtlarıyla daha iyi anlaşılabilecek şekilde; anlamlı, faydalı, gayeli olan, oyalanmaya ve beyhudeye düşmemeyi ifade eden bir kavram olarak tanımladı.

Fıkıh ve usûlün ana konusu “mefhum/مفهوم” dur. Makâsıdın ana konusu ise “maksûd/مقصود” dur. Mefhum anlayan tarafla ilgili bir kavramdır. Maksud ise anlatan tarafla ilgili bir kavramdır. Dolayısıyla yukarıdaki zıtlardan hareketle makâsıda üç anlam yüklenebilir: Birincisi delâlîdir, yani biz bir sözden Şâri’in ne murad ettiğini anlamaya çalışırız. İkincisi şuurîdir, yani o eylemin veya o emrin içinde bir irade ve şuurun var olduğunu biliriz. Üçüncüsü ise kıyamîdir, yani değerseldir. Orada bir kıymet vardır. Tam bu konuda hocamız şu dikkat çeken söze yer verdi: “Anlayanın anladığı mefhumdur. Fakat anlayanın aradığı maksuttur.”
Allah’ın iki büyük iradesi vardır: Birincisi, “el iradetü’l- halkıyye/el iradetü’l- kevniyye/el iradetü’t-tekviniyye”. İkincisi, “el iradetü’l- emriye/el iradetü’l şeriyye/ el iradetü’t-tenziliyye” dir. İlki varlığı halk ederken ortaya koyduğu iradedir. İkincisi dini gönderirken veya emrederken ortaya koyduğu iradedir. Buradan hareketle hiçbir mümin “Allah’ın kevnî ve halkî iradesinde sehv, lehv, lağv vardır” diyemez. Zira o Hakîmdir, her şeyde hikmet sahibidir.

Hocamız külli bir metodoloji olarak ele aldığı makâsıdın hareket noktasının sadece kitap olamayacağını belirtti: “Hareket noktası üç kitap ile mümkündür. Kâinat kitabı, insan kitabı ve Kur’an. Bu üç kitabı birlikte okumamız gerekir.”
Diğer bir husus ise, Allah’ın kevnî ve emrî iradesinde daima yüksek bir gayenin bulunmasıdır. Mesele, bu gayenin insanın lehine, faydasına, maslahatına ve saadetine uygun olmasının zorunlu olup olmadığı meselesidir. Kelamcılar bu konuda ihtilaf etmiştir. Ancak hepsi maslahatta müttefiktir. İhtilaf, zorunluluk atfedilmesindedir. Halbuki makâsıtçılar nezdinde bu konu açık ve nettir, bir tereddüt söz konusu değildir. Cenabı-ı Hakk’ın hem tekvînî iradesinde hem teşrî’î iradesinde yüksek bir gaye vardır. Bu gaye daima insanın faydasına, maslahatına ve saadetine yöneliktir. Sadece dünyaya değil, hem dünya hem de ahiret saadetine yöneliktir.

Muamelat ile ilgili meseleler, ta’lîlî olduğundan oradaki illeti bilinebilir, fakat taabbudî meselelerde illetler görünür değildir. Hocamız, taabbudi konularda “Neden sabah namazı iki rekât kılınır? Niçin secde iki defa yapılır? Neden akşam namazı üç rekât kılınır?” gibi soruların, makâsıdın kardeş kavramı olan hikmet kavramı üzerinden anlaşılabileceğini, yorumlanabileceğini söyledi ve bu yorumların da farklılık arz edebileceğine dikkat çekti.

Nitekim Bakara suresindeki bakara kıssasını tek başına okuduğumuzda, bunun bizi şekle ve zahire takılıp kalmaktan öte, bir gayeye sevk ettiğinden bahseden hocamız, Benî İsrail ile ilgili bütün ayetlere dair eleştirilerde bunun görülebileceğini ifade etti.

Son olarak ise hocamız “Allah’ın sonsuz makâsıd ve meanisi bir dilin elfaz ve mebanisine sığar mı?” sorusu üzerinde durdu: “Cenab-ı Hak bunun mümkün olmadığını bize bildirmektedir; “De ki: Rabbimin kelimeleri için denizler ve bir o kadar daha deniz mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri bitmeden denizler biterdi (18/Kehf, 109).” Bu ayetle Cenab-ı Hak, kendi katındaki makâsıd ve meaniyi ifade edecek kelimâtın sonsuz olduğunu söylemektedir.

Bu noktada hocamız “Eğer Rabbimizin makâsıd ve meanisi; şer’î, tenzîlî ve emrî iradesi bir dilin sınırlarına sığmıyorsa, o vakit nasıl anlaşılır?” sorusunu şöyle yanıtladı: “Allah, insana iradeye ilaveten akıl, fıtrat ve tecrübeyi de vererek bunları şer’î iradeyle birleştirip güzel bir hayat sürmesini murad etmiştir. İnsanın yerine getirmesi gereken asıl gaye, murad-ı ilahîyi tahakkuk ettirmektir. Bu noktada, varlığın ve insanın yaratılışındaki ilahî muradı anlamak için, makâsıdı yalnızca makâsıdu’t-teşrî ile sınırlı görmemek ve makasıdu’t-tekvînden başlamak önemlidir. Yani evvela Cenab-ı Hakk’ın kevnî iradesini tespit etmek; bunun için ise tekvinin iki ana kısmını anlamak gerekir: Makâsidu halki’l-kevn ve makâsidu halki’l-insan.”

X’de paylaşılmıştır.