İslam Düşüncesinde Usûl ve Metodoloji | Ders 14

İDE’de bu hafta, Prof. Dr. Mehmet Görmez’in usûl ve metodoloji dersi kapsamında “Makâsıdu’l-umran” başlıklı dersi gerçekleşti.

Umran kelimesi, lügatte “imar etmek” anlamına gelen amara fiilinden türemiştir. Bu kavramın karşısında iki zıt anlam yer alır: Harabe (yıkım) ve fesede (bozulma). Kur’an-ı Kerim’de genellikle “arz/yeryüzü” ile birlikte zikredilen imar kavramı, yalnızca fiziksel bir mekânı veya bir toprağı inşa etmekle sınırlı değildir; aynı zamanda bir insanı yetiştirmeyi ve bir gönlü ihya etmeyi de kapsar.
Umran, mastar olarak fu’lân veznindedir.

Arapçada fu’lân vezni; çokluğu, büyüklüğü, yeniliği ve doğruluğu ifade eder ve bir şeyi mükemmel yapmak anlamı için kullanılır. Burhan, Furkan ve Kur’an mefhumları da yine fuğlan veznindedir. Bu aslında, yeryüzünü imar ederken insanı ve toplumu unutmamamız gerektiği mesajını vermektedir. Kısaca umran hem yeryüzünü hem de insanı ve toplumu imar etmek anlamına gelmektedir.

Umran kelimesinin iki yönü vardır: maddi ve manevi umran. İnsanın tarlayı sürmesi maddi umrandır. Bir kalbi kazanmak, bir gönül inşa etmek veya bir ruhu şad etmek ise manevi umrandır. Bu iki tür umran birlikte değerlendirilmelidir.

İbn Haldun (ö.808/1406) “imaretü’l-arz” dediği üç iştiğal alanını umranın içinde değerlendirmiştir. Birincisi ziraattır. Ziraat ile toprak âtıl olmaktan çıkar ve toprak imar edilir. Dolayısıyla ziraat umranın küçük bir parçasıdır. İkincisi zanaattır. Zanaat türlerinin her biri birer umrandır. Üçüncüsü ise ticarettir. Ticarette Allah’ın verdiği rızık, mal ve mülk imar edilir.

İbn Haldun Kitâbu’l-iber’de ilmu’l-umran başlıklı müstakil bir ilimden bahsetmektedir. Bu eserde İlmu’l-umran üç bölümden oluşur; birincisi mekandır, yani yeryüzünün imarıdır. İkincisi insan ve toplumdur. Üçüncüsü ise toplumun yeryüzünde yaşarken bağlı kaldığı yasalardır.

İbn Haldun, insanların yeryüzünde yaşama biçimlerini bedevi ve hadari olmak üzere ikiye ayırır: Bedevi yaşam ile, daha çok çölü mesken edinen ama meskûn şehirler ve medeniyetler kurmayan insanları kasteder. Buradaki bedevilik Kur’an’ın eleştirdiği bir durum değil, bir haldir. Öte yandan bütün müesseseleriyle şehirler kuranlara ve oradaki yaşam biçimlerine uygun yaşayanlara da hadari demektedir. İbn Haldun hadari ile bedevi arasındaki ilişkiyi içeren ilme de ilmu’l-umran adını vermektedir. Yaptığı tanım şöyledir: “العمران وهو: التساكن و التنازل في مصر أو حلة للانس بالعشير، واقتضاء الحاجات لما فيه من طباعهم من التعاون على المعاش”/ Umran bir şehirde yahut bir yerleşimde, ünsiyet kurmak ve birlikte yaşamak üzere insanların bir arada ikamet etmeleri; geçimlerini temin etmek için tabiatlarında bulunan karşılıklı yardımlaşma eğiliminin gereği olarak ihtiyaçlarını birlikte karşılamalarıdır.

İbn Haldun’a göre “الانسان مدني بالطبع/ insan tabiatı gereği medenidir.” Bizde medeniyet kavramı binalar ile ilgili değildir. Medeniyet kavramı tamamıyla insan ilişkileri ile ilgilidir.
Ayrıca bazı müfessirlerin umranı Hz. İbrahim’in dualarında temellendirmişlerdir: “رَبَّـنَٓا اِنّٖٓي اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتٖي بِوَادٍ غَيْرِ ذٖي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِۙ رَبَّـنَا لِيُقٖيمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْوٖٓي اِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ/ Rabbimiz! Gerçekten ben, neslimden bir kısmını sahipsiz, ekine elverişli olmayan vadiye; Beyt-i Haram’ın yanına yerleştirdim. Rabbimiz namazı dosdoğru kılsınlar. İnsanların gönlünü onlara yönelt ve onları kimi ürünlerle rızıklandır. Umulur ki onlar şükrederler (İbrahim, 37).

Mâverdî’nin (ö.450/1058) Edebü’d-dünya ve’d-din kitabında umranın muhtevası şöyle geçer: “Dünyanın ancak kendisiyle salah bulup ıslah olduğu, hallerinin düzenli ve işlerinin uyumlu hale geldiği şeyler altıdır. Tabi olunacak bir din, egemenlik sağlayan güçlü bir otorite, herkesi kuşatan bir adalet, genel bir güvenlik, süreklilik arz eden üretim ve geniş ufuklu bir gelecek ümididir. İnsanın halini ıslah eden şeylere gelince: Doğruya yönelen ve kötülükten uzak duran bir nefis, insanları birleştiren bir muhabbet bağı ve insanın gönlünü şımartmayan ancak sükûna erdiren yeterli maddî imkanlardır.”

Allâl el-Fâsî (ö. 1974) şeriatın maksadı konusunda şöyle demektedir: “Şeriatın en büyük maksatlarından bir tanesi yeryüzünü imar etmek ve yeryüzünde birlikte yaşamanın ilkelerini korumaktır. Bu amaç, beraberinde devleti ve yargı sistemini getirir. Pek çok sistemi zorunlu olarak doğurur ve bunların varlığı birer makâsıda dönüşür. Fâsî, yeryüzünün salahının devamının, orada halife kılınanların salâhıyla mümkün olacağını belirtir. Dolayısıyla sadece kendimizi değil, kendimizden sonra gelen nesilleri de düşünmek durumundayız. Bu gaye insanların kendilerine yüklenen görevleri yerine getirmeleri, adalet ve istikamet üzere olmaları, akılda ve amelde salah sahibi bulunmaları, yeryüzünü ıslah etmeleri, yeryüzünün hayırlarını ortaya çıkarıp nimetlerini keşfetmeleri ve bütün insanların menfaatlerini gözeterek bunları tedbir etmeleri ile gerçekleşir.” Fâsî, bütün bu hususları makâsıdu’l-umranın bir parçası olarak ele almaktadır.

Son olarak hocamız Cüveynî’nin (ö. 478/1085) Ğıyâsü’l-ümem fî iltiyâsi’z-zulem adlı eserinin de umrana dair önemli hususlar içerdiğini ve bir umran kitabı olarak görülmesi gerektiğini ifade etti.