Prof. Dr. Mehmet Görmez’in Usûl ve Metodoloji dersi kapsamında bu hafta, “Makâsıdu’l-Akaid” başlığı ele alındı.
Aklî istidlal meselesi kelamın önemli konularındandır. Kelamcılar burhan ve aklî istidlal metoduyla inanç konularının gayesini izah ettiği halde makâsıd çalışmalarında akaidin üzerinde fazla durulmamıştır.
Kadim tartışmalara gidildiğinde görülür ki, ilk asırlarda akaide dair yazılan eserlerde doğrudan makâsıd kavramı kullanılmamış, onun yerine makâsıdın örtük oluşunu esas alan şu beş kavram kullanılmıştır: Esrâr, hikmet, ağrâd, mehâsin ve menâkıb.
1-Esrâr (الأسرار): Bu kavramla ilişkili olarak esrâru’l-akide, esrâru’l-akaid, esrâru’l-iman-i billah ve esrâru’l-imani bi’n-nübüvve gibi kitaplar kaleme alınmıştır. Buradaki “سر” kavramı Türkçedeki gizem manasına gelmez. Bu kavram aslında gaye/makâsıd manasına gelmektedir.
2-Hikmet (الحكمة): Hikmet kavramının en önemli özelliği çoklu anlamaya imkân tanımasıdır. Bu çerçevede hikmet kavramı kullanılmıştır.
3-Gayeler (الأغراض): Bu kelime de itikat kitaplarında makâsıd olarak zikredilir. Makâsıd nihai olanı ifade etmektedir. Gaye (ağrâd) ise nihai olmayan sonuçlar için de kullanılır.
4-Mehâsin (المحاسن): Mehâsinu’l-İslam başlığını taşıyan kitaplar vardır. Mehasin, inanç esaslarının gayelerini konu edinmektedir.
5-Menâkıb (المناقب): Bu kavramı Âmiri (ö. 381/992) kullanmış ve “el-İ’lâm bi-menâkıbi’l-İslam” başlığını taşıyan bir kitap kaleme almıştır. İtikadı ele alan bu tarz kitaplarda menâkıb kavramı makâsıda işaret etmesi için kullanılmıştır.
Akaidi makâsıd açısından ele alan en büyük alimimiz Gazzâlî’dir (ö.505/1111). Gazzâlî’nin itikat ve ibadet konusundaki makâsıdî bakışı, fıkıhtaki makâsıdî bakışından öndedir. İhyâ adlı kitabı bu açıdan okunduğunda onun bir makâsıdu’l-akaid kitabı olduğu anlaşılır. Ancak orada makâsıd kavramı yerine esrar kavramını kullanır.
İslam’ın her inanç esasının dayandığı bir gaye var mıdır? Bu gayeler aklen bilinebilir mi? İslam geleneği içerisinde bu soruya üç ekol üç farklı cevap vermiştir.
1-Mu‘tezile ve Şiilerin verdiği cevap: Onlara göre “Allah’ın bütün fiillerinin bir maksada dayanması vaciptir.” Bir beşerin bile gayesiz bir iş yapması abes olduğuna göre Allah’ın bir emrinin gayesiz olarak görülmesi doğru değildir. Bu gaye akıl ile bilinebilir. Hüsün-kubuh meselesini de bu çerçevede ele almışlardır. Buna göre akıl, hüsn ve kubuh meselesinde güzeli ve çirkini belirleyebilir.
2-Eş’ariler ve Selefilerin verdiği cevap: Buna göre Allah sebeplerden, gayelerden ve makâsıddan münezzehtir. Allah lâ yüs’el’dir. O ne demişse o dur. Bizim soru ve sorgulama hakkımız yoktur. Burada sebeplilik meselesine karşı çıkılmış ve gayenin olmadığı öne sürülmüştür. Varsa da biz bilemeyiz, akıl bunu bilemez denilmiştir. Eş’ari’nin bu konuda şöyle bir ifadesi vardır: “Allah’ın bütün fiilleri sebeplerin fevkindedir. Zira O, sebeplerin müsebbibidir.” Akıl hâdistir yani sonradan meydana gelmiştir. Sonradan meydana gelen bir şey Allah’ın ezelî bir hükmünü yargılama ve sorgulama hakkına sahip değildir.
3-Maturidilerin verdiği cevaba göre: “Allah’ın ef’alinin sebepleri ve makâsıdı vardır. Bu makâsıd kullarının rahmeti içindir.” Allah’ın bütün makâsıdı kullarına olan rahmetine dayanmasına rağmen bu Allah’a vacip değildir.
Söylenebilir ki Maturidiler bir orta yol bulmuşlardır. Ne Mu‘tezile’nin ve Şia’nın sebeplilik teorisini ne de Eş’ari’nin sebepsizlik teorisini tam manasıyla kabul etmemiş; üçüncü bir cevap vermiştir. Buna göre akıl bir anlama aracıdır. Kaynak olmasa da hüsün ve kubuhu belirleme konusunda Allah’ın bize verdiği bir idraktir.
Gazzâlî’nin kaleme aldığı “el-Maksadü’l-esnâ fî şerhi esmâ’illâhi’-hüsnâ” eseri, makâsıd adını taşıyan önemli bir kitaptır. Mezkûr eserde imana ve itikada taalluk eden üç makâsıd ifade edilmiştir. “el-Makâsıdu’l-irfaniyye”, “el-Makâsıdu’l-vicdaniyye” ve “el-Makâsıdu’l-sulukiyye”.
-Makâsıdu’l-irfaniyye: Akaid ile ilgili bütün âyet ve hadislere bakıldığında, iman ve akaid esaslarının üç boyutundan birinin ilim olduğu anlaşılmaktadır. Söz konusu ilmin tahsili, kişiyi evvela en büyük cehalet sayılan şirk ve küfürden alıkoyarak marifetullaha ulaştırır. Kısaca, bütün iman esaslarının bir bilgi ve marifet boyutu barındırdığını ve belirli bir gayeye matuf olduğunu idrak etmek gerekir.
-Makâsıdu’l-vicdaniyye: İnsanın kalbini, ruhunu, psikolojisini ve duygularını ilgilendiren boyutları ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de bu husus kalbin itminanı olarak ifade edilmektedir (Rad, 28). Kalbin itminan bulması, imanın vicdana dönüşmesi anlamına gelmektedir.
-Makâsıdu’l-sulukiyye: İnsanın Allah’la, insanlarla ve kendi nefsiyle olan ilişkisini iman ekseninde düzenlemesi ve tüm davranışlarında imanın etkisini görünür kılması nihai maksattır.

