İslam Düşüncesinde Usûl ve Metodoloji | Ders 19

İDE’de bu hafta, Prof. Dr. Mehmet Görmez’in usûl ve metodoloji dersi kapsamında “Makâsıdu’t-Teşri” dersi gerçekleşti.

Dersin ilk safhasında Şer’iyet ve meşruiyet ayrımı üzerinde duruldu. Şer’iyet kanuna uygunluktur. Meşruiyet adalete uygunluktur. Başka bir ifadeyle elfaz ve mebâniye uygun olan şer’iyet; makâsıda uygun olan ise meşruiyettir. Şer’iyet ve meşruiyet arasındaki bu farkı çok iyi bilmek gerekir. Namazı örnek olarak düşünelim. Aynı anda namaz kılan iki kişi tasavvur edelim. Her ikisi de namazın erkânını eksiksiz bir şekilde eda etmektedir. Her ikisi de de zahiren şer’i hükmü yerine getirmiştir. Ancak bunlardan biri huşû içinde kendisini tamamen Allah’a vermiş bir şekilde namaz kılmaktadır. Diğeri ise zihninde nasıl insanları kandıracağını ya da kötülüğü nasıl yapacağını planlamaktadır. Her ikisi de şer’idir. Ancak birisi meşruiyetini kaybetmiştir. Makâsıdın asıl önemi burada ortaya çıkmaktadır. Makâsıd sadece şer’iyeti aramaz. Aynı zamanda meşruiyeti arar. Makâsıd, meşruiyet ile şer’iyeti birleştirir.

Makâsıdu’t-teşri ile makâsıdu’ş-şeria arasındaki fark önemlidir. Bu mesele makasıtçılar arasında ihtilaflı bir konudur. Bazıları şöyle düşünür: Makâsıdu’t-teşri daha cüzidir fürû’ meselesidir.

Makâsıdu’ş-Şeria ise daha genel ve usul meselesidir. Külliyât-i hamse ile ilgili meseleler makâsıdu’ş-Şeria’dır. Ancak adam öldürmenin cezası makâsıdu’t-teşri’nin konusudur. Bazıları ise şeriatın vazedilme sebebini makâsıdu’t-teşri olarak görmüşlerdir. Makâsıdu’t-teşri’yi asıl olarak anlamışlardır.

İlkesel olarak Cenâb-ı Hakk’ın sahip olduğu makâsıd ve meânî sonsuzdur. Elfâz ve mebânî ise hangi dil ile olursa olsun sonludur. Sonsuz olan bir şeyi, sonlu bir araçla tüm yönleriyle ifade etmek mümkün değildir. Sonlu olan bir şey de sonsuz olanı bütün yönleriyle kapsayamaz. Bu nedenle, sadece elfâz ve mebâniye indirgendiğinde, Cenâb-ı Hakk’ın makâsıd ve meânîsini Allah’ın esmâsı açısından da tam olarak kavranamaz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “De ki: Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar mürekkep ilave etseydik dahi Rabbimin sözleri bitmeden önce mutlaka deniz tükenirdi.” (Kehf, 109). Allah’ın muradını sadece kelimelerde ve lafızlarda arayamayız. Bunların yanına aklı, fıtratı, tecrübeyi, istikrayı, sünneti ve peygamberi koymamız gerekir. Dolayısıyla dini Kur’an nassından ibaret olarak kabul etmek kadar dine yapılacak kötülük olamaz.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “(Peygamber) onlara temiz şeyleri helal, kötü şeyleri de haram kılıyor.” (Araf, 157). Kur’an, tayyibât ve habâisi, elfaz ve mebanisiyle birlikte bütünüyle bize saymış değildir. Öyle olsaydı binlerce cilt kitap lazım gelirdi. Bunların bir listesi yok ama bize bunların tanımı verilmiştir. Yani Kur’an bize mefsedet ve maslahatı, tayyibât ve habâisin tanımını vermiştir. İlkesel açıdan şunu söylemek yeterlidir. Birincisi, Allah’ın bize gönderdiği bütün ahkam, insanın maslahatı içindir. İkincisi ise Allah’ın bize gönderdiği hiçbir hüküm mefsedet için değildir. Dolayısıyla mefsedeti ortadan kaldırmak ve maslahatı gerçekleştirmek dinin esasıdır.
Karâfî (ö. 684/1285) maslahatı ikiye ayırmaktadır: el-makâsidu’l-ulyâ ve el-makâsıdu gayr-i ulyâ. Yani en yüce maksatlar ve en yüce olmayan maksatlar. En yüce maksatları Hz. Adem’den Hz. Peygamber’e kadar bütün peygamberlerin getirdiği dinlerde sabit olan hükümlere makâsıdu’l-ulyâ demiştir. Bir peygamberden başka peygambere göre değişen hükümlere karşılık gelen hususlara da makâsıdu gayr-i ulyâ olarak adlandırmıştır.

Özetle, emirlerdeki maslahatın varlığını ve nehiylerdeki mefsedetin mevcudiyetini anlamak için sadece vahiy yetmez. Aynı zamanda vahyin öncülüğünde akıl, fıtrat ve tecrübenin de devreye girmesi gerekmektedir.