İslam Düşüncesinde Usûl ve Metodoloji | Ders 23

İDE’de bu hafta, Prof. Dr. Mehmet Görmez’in usûl ve metodoloji dersi kapsamında “Külliyat-ı Hamse” başlıklı dersi gerçekleşti.

Külliyat-ı hamse bağlamında tartışılan bir konu olarak, bu beş ilkenin (dini, canı, aklı, nesli ve malı korumak) kendi aralarında bir sıralamasının olup olmadığı çeşitli âlimler tarafından tartışılmıştır. İlk defa literatürde külliyat-ı hamseden bahseden Gazzâlî (ö. 505/1111) olmuştur. Bu sıralama iki ilke çatıştığında gerekli olur. Buna göre canın tehlikeye girdiği durumlarda din emniyetini ilgilendiren bazı hususların ihlaline ruhsat verilmektedir. Zira bir canın yok olması, bütün bunlardan daha menfi ve daha şiddetlidir. Bunun bir istisnası var o da zinadır. Zinanın zorlama altında dahi mubah sayılmaması sebebiyle; ırz emniyetinin, can emniyetinden daha üstün tutulmasıdır. Burada ikrah ile zina helalleşmez. Zira bir başkasının ırzı çiğnenmiş olur.

Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1210), Gazzâlî’den sonra bu beş ilkenin hem hiyerarşisini hem de bu maksatların iç içe nasıl geçtiğini anlatır. Ona göre, her bir maksadın diğerine tercih edilmesi bağlama göre farklılık gösterebilir. Mesela cihad emrinde olduğu gibi dinin öyle ilkeleri vardır ki, canın dine feda edilmesi gerekebilir. Bu bağlamda hangi ilkenin hangisine tercih edileceği konusunda farklı tartışmalar ortaya çıkmıştır.

Seyfeddin el-Âmidî (ö. 631/1233), açıkça dinin neden candan önce geldiği, nesil emniyetinin neden aklın önüne geçtiği gibi hususların gerekçelerini tartışmış ve bunların sebeplerini ortaya koymuştur. Sonraki usûlcüler de Âmidî’nin bu yaklaşımını geniş biçimde tartışmışlardır.
Şehâbeddin Karâfî (ö. 684/1285), Kârâfî’nin bu konudaki önemli katkılarından biri, “ırz emniyetine” dair yaptığı ilavedir. Ona göre “ırz”, Türkçedeki “namus” anlamından ziyade, insanı insan kılan onur, şeref ve izzeti ifade etmektedir. Bu bağlamda insan onurunun korunmasını, altıncı bir ilke olarak beş temel makâsıda ilave olarak eklemiştir.

Sübkî (ö. 756/1355), dinin candan önce geldiğini ifade eder. Din emniyetini diğer tüm maksatlardan önce geldiğini söylemiştir. O şöyle demektedir: “Şüphesiz din, en büyük değerdir. Bu sebeple onun uğrunda can, mal ve diğer maksatlar ikinci plana bırakılır. Bu sıralamalar belirlenirken, âlimin yaşadığı dönemin şartları önemli bir faktör olarak öne çıkar.

Bazıları can emniyetini diğer tüm emniyetlerin önüne koymuş ve “hak” kavramı üzerinden tasnif yapmışlardır:
-Din yalnızca Allah’ın hakkıdır.
-Diğerleri ademoğlunun hakkıdır.
-İnsan hakkı Allah’ın hakkından öncedir.
-Çünkü kul hakkı, zorluk ve tavizsizlik üzerine kuruluyken, Allah’ın hukuku yardım ve müsamaha üzerine bina edilmiştir.
-Allah, hakkının ihlal edilmesinden zarar görmez.
-İnsan hakkını korumak, yerine getirilmemesi durumunda hak sahibinin (Allah’ın), zarar görmeyeceği bir hakkı korumaktan daha önceliklidir.

Modern zamanlarda külliyat-ı hamseye yapılan ilaveler:
Bu ilaveleri ilk başlatan Tahir b. Âşûr’dur (1879-1973). O, külliyat-ı hamseye üç ilavede bulunmuştur. Bunlar: Hürriyet, toplumsal düzen ve insan onurudur. Aslında bu üç ilaveyi beş külli maksadın içerisine yerleştirme imkânı vardır. Ancak Tahir b. Âşur, Müslüman dünyanın ihtiyacını göz önünde bulundurarak bu üç ilkeyi ayrıca ilave etmeyi uygun görmüştür. Allâl el-Fâsî (1910-1974), külliyat-ı hamseye ilave olarak adaleti ve insan onurunu koymaktadır. Yusuf Karadâvî (1926-2022), beş ilkeye ilave olarak hürriyet, adalet ve tekâfül (dayanışma) ilkelerini; Ahmed er-Raysûnî, insan onurunu, hürriyeti ve şûrayı ilave etmektedir. Casir avde, hürriyet, insan hakları ve beşerî kalkınmayı ilave etmektedir. Taha Abdurrahman ise, bir şey ilave etmemektedir. Ancak bütün bu külliyat-ı hamsenin gayesini ahlaka dayandırmaktadır. Bütün bu ilaveleri geçmişi yok saymak değil, külliyat-ı hamsenin açılımını yapmak bakımından son derece önemlidir.